logo-2-900×560 (1)

SELİM GÖKÇE/BİRİNCİ SINIF MÜFETTİŞLERE BİRİNCİ SINIFA AYRILMA HAKKI VERİLMESİ İLE CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET SİSTEMİNDE İDARİ DENETİMİN YENİDEN YAPILANMASI HAKKINDA ÖNERİLER

              I-GİRİŞ

                Kamuda ehliyet ve liyakata dayalı olarak Müfettişlik, Denetçilik, Mülki idare amirliği gibi bazı kariyer meslekler ile Profesörlük, Hakimlik/Savcılık gibi bazı üst düzey meslek ve görevlerde yükselmeyi ve özlük haklarında da iyileştirmeyi içeren, mesleklerinde 1. Sınıfa ayrılma ve 1. Sınıf olma hususundaki mevcut mevzuat düzenlemelerinin, kariyer mesleklerin en önemlilerinden birisini oluşturan kamudaki diğer Müfettişlik, Denetçilik, Murakıplık vb. denetim hizmetlerini yerine getiren kamu çalışanları yönünden de uygulanmasının, hem 657 sayılı DMK’nın kariyer ve liyakat gibi temel ilkelerinin etkinlik kazanması ve hem de Anayasadaki eşitlik ilkelerinin yerine getirilmesi yönünden önemi ve uygulanabilirliği izahtan varestedir. Bu kapsamda, Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin idari denetimde yaratmakta olduğu kapsamlı değişiklikler bağlamında idari denetimin özlük haklarının iyileştirilmesi ile yeniden yapılandırılması hakkındaki bazı görüş ve öneriler aşağıda belirtilmiştir.

                 II-1. SINIFA AYRILMA HUSUSUNDAKİ MEVCUT YASAL DURUM

                A-SAYIŞTAY DENETÇİLERİNİN 1. SINIFA AYRILMASI ŞART VE YÖNTEMLERİ

6085 sayılı Sayıştay Kanun’unun 63’ncü maddesinde özetle;

                “ Aylık, ödenek, mali, sosyal, emeklilik ve diğer haklar ile teminatları bakımından Sayıştay meslek mensupları kademe, sınıf ve derecelerindeki birinci sınıf, birinci sınıfa ayrılmış, ikinci sınıf ve üçüncü sınıf hakim ve savcılar hakkındaki hükümlere tabidir.

                Sayıştay Başkanı, daire başkanları ve üyeler dışında kalan meslek mensupları üçüncü sınıf, ikinci sınıf, birinci sınıfa ayrılmış ve birinci sınıf olmak üzere dört sınıfa ayrılır. Bunların sınıfları ile birinci sınıfa ayrılma şart ve yöntemleri, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununda belirtilen esaslara göre Sayıştay Genel Kurulunca belirlenir.

                Sayıştay denetçilerinin atanmaları ve görevde yükselmeleri, Meslek Mensupları Yükseltme ve Disiplin Kurulu kararı ve Sayıştay Başkanının onayı ile olur. Sayıştay denetçilerinden yükselme sürelerini dolduranlara bulundukları kadroda üst derece aylığı verilerek veya üst kadroya atanarak yükselmelerinde sicillerine göre belirlenecek yeterlik esastır.

  • DMO Gn. Md. Başmüfettişi

                05.08.2011 tarihli R.G’ de yayınlanan “ Sayıştay Denetçilerinin Sınıfları ile Sayıştay Uzman Denetçileri ve Savcılarının Birinci Sınıfa Ayrılma Şart ve Yöntemlerinin Tespitine Dair Sayıştay Genel Kurulu İlke Kararında ise özetle;

                “ Sayıştay Denetçiliği mesleği, üçüncü sınıf, İkinci sınıf, birinci sınıfa ayrılmış ve birinci sınıf olmak üzere dört sınıfa ayrılır.

                Birinci sınıfa ayrıldığı tarihten itibaren üç yıl süre ile başarılı görev yapmış ve birinci sınıfa ayrılma niteliklerini yitirmemiş uzman denetçiler birinci sınıf olurlar. Dereceler meslekte geçen hizmet süresi esas alınarak belirlenir.

                Sayıştay uzman denetçileri ile Sayıştay Savcılarının birinci sınıfa ayrılabilmesi için,

                -Birinci dereceye yükselmiş olmak,

                -Meslekte 10 yılını doldurmuş bulunmak,

                -Bilimsel güç ve yeteneği ile hizmet ve meslekteki başarısına göre yapılacak değerlendirme sonucunda emsali arasında temayüz etmiş olmaları,

                – Kınama, aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezalarını birden fazla almamış, herhangi bir suçtan affa uğramış olsalar bile hüküm giymemiş bulunmaları şarttır.

                Birinci sınıfa ayrılmada dikkate alınacak sürenin başlangıcı, ilgilinin denetçi olarak atandığı tarihtir.

                Sayıştay uzman denetçileri ile savcılarından bu ilke kararına göre yapılacak hesaplamada meslekte birinci sınıfa ayrılmaları için gerekli süreyi doldurmuş ve birinci dereceye yükselmiş bulunanların sicil dosyaları ile varsa soruşturma ve kovuşturma dosyaları bu şartların gerçekleştiği ay içerisinde Meslek Mensupları Yükseltme ve Disiplin Kuruluna intikal ettirilir. Birinci sınıfa ayrılma işlemi yukarıdaki esaslara göre bu kuruluş kararı ve Sayıştay Başkanının onayıyla yapılır.” Denilmektedir.

                 B-HAKİMLER VE SAVCILAR KANUNU

               2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 32’nci maddesinde özetle;

                “ Birinci sınıfa ayrılabilmek için ;

                – Birinci dereceye yükselmek,

                – Hakimlik ve savcılık mesleğinde on yılını doldurmak,

                – Bilimsel güç ve yeteneği ile hizmet ve meslekteki başarısına göre emsali arasında temayüz etmek,

                – Yer değiştirme cezası almamış olmak,

                – Kınama, kademe ilerlemesinin durdurulması veya derece yükselmesinin durdurulması cezalarını aynı neviden olmasa bile birden fazla almamış olmak,

                – Mesleğin vakar ve onuruna dokunan veya kişisel haysiyet ve itibarını kıran veya görevle ilgili herhangi bir suçtan affa uğramış olsa bile hüküm giymemiş olmak gerekir.

                Birinci sınıfa ayrılma koşul ve yöntemlerine dair ilkeler Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca tespit edilerek R.G ‘de yayınlanır.”

                33’ncü maddesinde özetle ;

                “ Birinci sınıf olan hakim ve savcıların başarılı olup olmadıkları, müfettiş hal kağıtları, iş cetvelleri, kanun yolu değerlendirme formları ile varsa mesleki ve akademik konulardaki faaliyetlerine

ilişkin diğer bilgi ve belgeler dikkate alınarak, üç yılda bir Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca değerlendirilmesi suretiyle tespit edilir.” Denilmektedir.

                Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 05.04.2017 tarih ve 675/2 sayılı İlke Kararında da ayrıntılı olarak değerlendirme esasları açıklanmaktadır.

                C-2914 SAYILI YÜKSEKÖĞRETİM PERSONEL KANUNU

 Öğretim üyeleri sınıfındaki Profesörlerden 1-3 yıl kıdemi olanlara (5.300), profesörlük kadrosunda dört yılını tamamlamış bulunanlara ise (6.400) ek gösterge uygulandığı yine, üç yılını tamamlamış profesörlere üniversite ödeneği ve makam tazminatının kıdemi az olanlara göre daha yüksek olarak ödendiği anlaşılmaktadır.

                D-3201 SAYILI EMNİYET TEŞKİLATI KANUNU

                Kanun’un 13’ncü maddesinde 1. Sınıf Emniyet Müdürü kadrosunda bulunan Teftiş Kurulu Başkanı ve Polis Başmüfettişi, 2. Sınıf Emniyet Müdürü kadrosunda bulunan Polis Müfettişlerinin en az bekleme sürelerini doldurduktan sonra belirli kriterler dahilinde atandıkları görülmektedir.

                III- KARİYER VE ÜST DÜZEY KAMU ÇALIŞANLARININ MAAŞ DURUMU

                Ekim/2021 ayı itibariyle , 1/4 kademede, 25 hizmet yılı olup, Evli ( Aile yardımı hariç) kamu çalışanlarının Maaş /Emekli Maaş durumu aşağıda gösterilmiştir.

                1- Bakanlık/ Genel Müdürlük Başmüfettişi, ( 10.234 )/ (6.782) TL. iken;

                2- Hakim/ Savcı (6 yıl), 1. Sınıf, Yargıtay ve Danıştaya seçilme hakkı olan (19.215)/ (10.893) TL.

                3- Hakim/Savcı ( 1.sınıfa ayrılan, 1. Derecedeki hakim/savcı), (15.625) / (5.720) TL.

                4- Hakim/ Savcı ( 4 yıllık Y.Ö mezunu ), (13.590) / (4.968)  TL.

                5- Mülkiye Başmüfettişi  1.sınıf Başmüfettiş, ( 12.547) / (7.590) TL.

                6- Mülkiye Başmüfettişi ( Lisans mezunu), (10.832) / (6.838) TL.

  • Profesör ( Hizmet süresi 4 yıldan fazla), (12.873) /(9.897) TL.

                8- Profesör (     “           “       3     “          “   ), (12.829) / (9.343) TL.

                9- Profesör (      “           “       3    “         az   ), (11.434)/ (8.408) TL.

                IV- KAMUDA SON YEDİ YILDAKİ MAAŞ ARTIŞI

                Kamu görevlilerine genellikle aynı oranda maaş artışı yapılırken, yasal düzenlemelerle veya toplu sözleşmelerle bazı kamu görevlilerine daha fazla maaş artışı yapılabilmektedir.

                Son yedi yılda kamu görevlilerine yapılan maaş artışlarına baktığımızda, bazılarına ( Hakim ve savcı gibi ) genel maaş artışından ayrı olarak yeni maaş unsuru ekleme, tazminat veya ek ödeme/ gösterge artışı, zam puanı artırma, kesinti oran veya hesaplama şekli değiştirme gibi ilave artışların yapıldığı görülmektedir.

                Örnek olarak seçilen bazı unvanlarda görev yapan yükseköğrenim mezunu, en az 25 yıl hizmeti bulunan ve aylık/kadro seviyelerinin ¼ olduğu varsayılan kamu görevlilerinin son yedi yıldaki maaş artışı aşağıda yer almıştır. (Kaynak: www.memurlar.net / Maaş Robotu)

                                                           Aylık Net Maaş                                   Son Yedi Yılda

Unvanı                        Ocak/2015/ 15 Ekim 2021                  Maaş Artış Oranı %

                1.sınıf Hakim/Savcı            9.170.-             19.215.-                               109

                Profesör                                5.864.-             12.873.-                               119

                Polis Memuru                      3.101.-               7.282.-                               134

                Hizmetli                                2.088.-                4.548.-                               117

                Başmüfettiş/Başdenetci    4.995.-             10.234.-                               104

Yukarıdaki tablodan görüldüğü üzere, 1. Sınıf Hakim/Savcı ve Profesör gibi üst düzey ve kariyer niteliğindeki unvanların yanı sıra, standart unvanlardaki artış oranı %109-134 aralığında olmasına karşılık, Başmüfettiş/ Başdenetçi unvanındaki artış oranının %104’ler civarında yani nispi olarak Polis memuruna kıyasen %30’lar civarında az gerçekleştiği bunun yanı sıra, 15.01.2012 tarihinde yürürlüğe giren 666 sayılı KHK ile de daha önce Başmüfettiş/Başdenetçi ile hemen hemen aynı düzeyde maaş alan Daire/ Kurul Başkanlarının halihazırda yaklaşık olarak %15 oranında  daha yüksek maaş aldıkları görülmektedir.

                Yukarıda söz konusu edilen bazı unvanlarda gerçekleşen reel artışlarda ek gösterge artışı , tazminat vb. artışlar ile maaş artışının en yüksek memura verilen ödemelerdeki artışa paralel kıstas aylığa bağlanmasının etken bulunduğu, (Örneğin, 1. Derecede olup,1. Sınıfa ayrılan Mülkiye Başmüfettişinin ek göstergesinin (5.800), 4 yıllık Profesör ek göstergesinin (6.400), 1. Sınıf hakim/savcılık da üç yılını doldurmuş olanların (7.600), 1. Sınıfa ayrılan ve üç yılını dolduranların (6.400), diğer hakim ve savcıların (4.000) olması gibi) bunun yanı sıra,  DMK’ da Mülki İdare Amirliği Hizmetleri ve Emniyet Hizmetleri Sınıfı vb. belirli hizmet sınıflarının mevcudiyeti ile buna yönelik özlük haklarının ihdas edilmesi ile Yükseköğretim Personel Kanunu ve Hakimler ve Savcılar Kanunu gibi özel kanunlara dayanılarak yapılan  maaş vb. düzenlemelerinin de pozitif etki yarattığı tespit edilmektedir.

                V- SONUÇ

                 Yukarıdaki açıklama ve değerlendirmeler sonucunda, kamu bürokrasisinin ve yönetimin ayrılmaz ve vazgeçilmez bir fonksiyonu ve organı olarak teftiş ve denetimin öneminin azalmamasına karşılık,  statü ve buna bağlı olarak özlük haklarında son 8-10 yılda yaşanan reel gerileme ve kayıpların, benzeri kariyer ve  üst düzey  unvan ve görevlerde yapılan iyileştirme çalışmalarına paralel olarak giderilmesinin yanı sıra, mesleki taassuptan bağımsız olarak sağlıklı bir hiyerarşik yapının sağlıklı özlük hakları ile yeniden tesis edilerek dengelenmesi yönünde yasal düzenlemeleri gerekli kılmaktadır.

                Yine, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin 2018 yılında  yürürlüğe girmesi ile birlikte Türk kamu denetim sisteminde ihtiyaç duyulan yeniden yapılanma ve örgütlenme ihtiyacı kapsamında, ayrı bir kariyer sınıfı oluşturduğu yargı kararlarıyla da müstakar bulunan ve personel rejiminde de benzeri düzenlemelerin bulunduğu bir “Denetim Hizmetleri Sınıfının” oluşturulması ve kapsamlı bir” Denetim Kanununun” ihdas edilmesi suretiyle; işe almadan başlayarak, “Teftiş Akademisinde” yetiştirilmesi, değerlendirilme kriterlerinin belirlenmesi, mesleki güvence, özlük hakları vb. tüm gerekli unsurları barındıran yasal düzenleme yapılması ile kamudaki tüm Teftiş Kurulları/Rehberlik ve Denetim Başkanlıklarının, önce  kendi Bakanlık bünyesi içinde merkez, bağlı ve ilgili kuruluş, KİT, taşra teşkilatı ayırımına gidilmeksizin;  eski Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu veya T.C Sayıştay Başkanlığının idari denetim modeli esas alınarak tek bir çatı altında birleştirilmesi ve daha sonraki aşamada ise denetim veya teftişle ilgili düzenleyici ve denetleyici mahiyette bir “Denetim Üst Kurulu” veya benzeri bir yapı dizayn edilerek,  kamu denetim örgütünün yeniden inşa edilmesi ve bunun yanı sıra, bu yapıya organik olarak bağlı bir Teftiş Akademisinin ihdası ile birlikte tüm yukarıda sayılan kapsamlı ve tarihi önemdeki düzenlemelerin görüşülüp, tartışılacağı bir “Denetim Şurasının” hükümetimizin himayesinde organize edilmesi faydalı ve gerekli görülmektedir.                                                                    

logo-2-900×560 (1)

Ömer YÜREKLİ/ Kamu Kaynaklarıyla Babalık Yapmak…

          Türkçemizde baba, babalık yapmak, baba adam, devlet baba vs.  gibi kavramlar çok sık kullanılır.

          Baba kelimesinin, herkesin bildiği  ilk anlamının yanında ülkeye veya topluma yararlı olmuş kimse, koruyucu, ata,  kaliteli insan, üstün insan vs. gibi olumlu anlamları da bulunmaktadır. Tabi ki olumsuz anlamları da vardır.  Kimi çetelerin başlarına da baba  denilmektedir. Burada çete başı manasında kullanılan olumsuz anlam ele alınmamaktadır. 

          Babalık yapmak aslında güzel işler yapmak, topluma ve insanlara faydalı olmak anlamlarını içeriyor. 

          Peki toplumumuzda hangi anlamlarda kullanılıyor? Babalık yapmakta kullanılan, iyi işler yapmak için kullanılan kaynaklar kamu kaynağı olunca bu davranış babalık oluyor mu?

          Vakti zamanında 1990’lı yıllarda görevim (kamu görevlisi) dolayısıyla  bulunduğum güzel bir kentimizde  kamuya ait bir misafirhanede kalmaktaydım.  Misafirhaneye zaman zaman o ilin üst düzey kamu yöneticileri de geliyordu. Doğal olarak diğer konuların yanında devlet işleri konusunda da sohbet ediyorduk. Bir hafta sonu  bir üst düzey yöneticisi  gelmişti. Sohbet ederken kamuya ait bir fabrikanın müdürünün kendisine babalık yaptığını söyledi. Ben de merak ettim, nasıl ve ne şekilde babalık yaptığını sordum. Bürokrat arkadaşın soruma verdiği cevap şu şekilde idi: “Müdür bey tayinle  geldiğimde bana yardımcı oldu. Eşyalarımı il içinde  taşımama yardım etti, Fabrikanın kamyonunu ve işçilerini gönderdi. Eşyalarımı taşıdılar. Ayrıca evimin tamir, bakım gibi işleri için işçileri gönderip yaptırıyor. Çok baba adam çok…”

          Doğrusu cevap karşısında şaşırmıştım. Müdür beyin yaptığı babalık mı yoksa  başka bir şey miydi?

          Bir başka gün yine kalmakta olduğum misafirhaneye başka bir üst düzey yerel bürokrat gelmişti. Bu üst düzey bürokratla sohbet etmeye başladım. Ortak arkadaşlarımız da vardı. Uzun sohbetten sonra yukarıda bahsettiğim fabrika müdürünü  övmeye başladı. Yine o da müdür beyin kendisine babalık yaptığını söyledi. Ben de nasıl bir babalık yaptığını sorduğumda verdiği cevap şu şekilde idi: Kaldığım lojmanın zaman zaman tamir işleri oluyor. Zaman zaman bakım yaptırmak zorunda kalıyorum. Bu gibi durumlarda müdür bey fabrikanın işçilerini göndererek gereken neyse hepsini yaptırıyor. Gereken malzemeyi de gönderiyor.

          İlginç bir babalık yaklaşımıydı. Kamu kaynaklarından insanlar yararlandırılıyor ve bu babalık olarak görülüyordu. Bunu yapan kamu yöneticisi de baba olarak nitelendiriliyordu. Üstelik bunu   bir üst düzey il yöneticisi görüyordu.

           Oysa gerçek babalık, kişinin kendi imkanlarıyla yapılır. Başkalarının imkanlarıyla, devletin imkanlarıyla babalık yapılmaz. Kamuya ait  kaynaklarla, başkalarına ait kaynaklarla babalık yapmaya çalışmaya başka kavramlar veya başka isimler bulmak gerekir.

          Bir zamanlar 1960’lara, 1970’lere ve 1990’lara damgasını vuran bir devlet büyüğümüze “Kurtar bizi baba” derlerdi.  Bu devlet büyüğümüz özellikle 1965-1971 arasında çok önemli işler yapmıştı. 1970’lerde sağ-sol çatışmaları vardı. O nedenle 1970’lerde başarılı işler yaptığı söylenemez. 1990’larda tekrar başbakan oldu,  dahası Cumhurbaşkanı oldu.

          Dolayısıyla ülke yararına güzel işler yaparak halkımıza babalık yaptığını kabul etmek adaletin gereğidir. Kurtar bizi baba söyleminin  arkasında da temelde bunun olduğu, ayrıca o dönemdeki mevcut yönetimden kurtulma, başka bir ifadeyle babanın tekrar iktidara gelmesi anlayışı olduğu söylenebilir.  Taraftarları dönemin iktidarını beğenmemekte, kötü yönetim olduğunu düşünmekte ve onu motive etmeye çalışmaktadır. Kendisi de bu söylemi benimsemiş gözükmektedir.

          Aynı devlet adamı bir kısım çevreler tarafından da eleştirilmektedir. Özellikle 1970’lerde bazı akrabalarına, bazı çevrelere devlet imkanlarından kaynaklar aktardığı veya aktarılmasına göz yumduğu da iddia edilmiştir. Bu tür çevrelerin de, yani onun iktidarda olmasından nemalanan grupların da baba olarak görmesi mümkündür.  

          Osmanlı İmparatorluğu özellikle 1800’lü yıllarda oldukça yozlaşmıştı. Yolsuzluk ve rüşvet toplumu bir kanser gibi kemiriyordu. Devlet imkanlarını kullanarak zengin olmak olağan hale gelmişti. İşte bu kötü alışkanlık zaman içinde Cumhuriyet dönemine de sirayet etti ve devlet imkanlarını kullanarak çevrelerine menfaat veya imkan sağlamak normal görüldü. Sıradanlaştı.  İşte bunu yapanlara da kimi çevrelerde  baba denildi. Bunu yapmayıp kurallara uyanlar ise memleketi sen mi kurtaracaksın” diye eleştirildi.

          Burada “devlet baba ifadesiyle, “kamu kaynaklarıyla kişilerin babalık yapmasını“ karıştırmamak gerekir. Devlet baba ifadesi; halkını adil bir şekilde objektif kriterlere göre refaha kavuşturmaya çalışan, fakire, fukaraya objektif kriterlere göre yardım eden devleti ifade etmektedir. Bir tür sosyal devleti, refah devletini ifade etmektedir. Dolayısıyla devlet imkanlarından kendi özel  kriterlerine göre babalık yapanlarla bir alakası bulunmamaktadır.

          Günümüzde kamu yönetiminin şeffaf, hesap verebilir, katılımcı, etik ilkelere bağlı, insan haklarına saygılı olması bekleniyor ve bu yönde göreceli olarak çok fazla yasal düzenleme yapıldı ve yapılıyor. Bu zaviyeden bakıldığında kamu kaynaklarından babalık yapma anlayışının, doğrudan kamuya kötülük yapmak olarak görülmesi gerektiği anlaşılıyor. Dolayısıyla kamu görevlileri için gerçek babalığın devlet kaynaklarını etkili, verimli, tutumlu, hukuka uygun, insan haklarına saygılı bir şekilde kullanmak olduğu açık ve net bir şekilde ortaya çıkıyor. Buna göre  devlet kaynaklarını veya  imkanlarını bu şekilde kullanmayanları (zikredilen modern yönetim anlayışına göre kullanmayanları)  baba olarak nitelendirmemek, hatta belki de halk düşmanı olarak görmek gerekiyor.

logo-2-900×560 (1)

Ömer YÜREKLİ / GELENEKSEL LİDERLİK ANLAYIŞI GERİDE KALIYOR

Yönetici ve lider karşılaştırmaları çok sık yapılır. Yöneticide bulunan özellikler, liderde bulunması gereken özellikler tek tek belirtilmek suretiyle bu tür karşılaştırmalar yapılır. Ancak burada yönetici ve lider karşılaştırması yapılmayacaktır.

İnsan oğlunun topluluk olarak yaşamaya başlamasıyla sosyal hayatın bir unsuru durumuna gelen liderlik, genel olarak ifade etmek gerekirse, günümüzde  çeşitli türlere ayrılarak incelenmektedir. Örneğin, otokratik liderlik, karizmatik liderlik, stratejik liderlik,  hizmetkar liderlik, dönüşümcü liderlik, demokratik liderlik, vizyoner liderlik gibi türlere ayrılabilmektedir.  Ancak burada yukarıda ifade edildiği üzere yönetici ve lider karşılaştırması yapılmayacağı gibi  söz konusu liderlik türleri de anlatılmayacaktır.

Peki ne yapılacaktır?

Geleneksel liderlik anlayışının dönüşümü ve postmodern dönemdeki liderlik yaklaşımı  üzerine değerlendirmeler  yapılacaktır.

Liderlik, insanları belli bir amaç etrafında toparlayarak, onların potansiyellerini de ortaya çıkartmak suretiyle bu amaç doğrultusunda yöneltebilmektir. Bunun için liderin belli bir olgunluk düzeyinde olması gerekir.

Öncelikle lider kendisini iyi tanımalı, kendisinde bulunan potansiyeli keşfedebilmelidir. Lider kendi kendini motive edebilmelidir. Sonrasında yönlendirebileceği insanların potansiyelini keşfetmesi ve onları ortak amaç doğrultusunda yöneltmesi  gerekiyor.

Geleneksel liderlik anlayışında güç ve otorite kullanma anlayışı bulunuyor. Örneğin şu sözü çok duymuşuzdur: “Masaya yumruğumu vururum, istediğimi yaptırırım”. Rahatlıkla görülebileceği gibi despotizm kokan bir söz. Burada şunu sorgulamak gerekiyor: Masaya yumruk vurmak doğru mu? Masaya yumruğu vuran veya istediğini zorlayarak/güç kullanarak kabul ettiren kişinin psikolojisi normal mi? İstediğini yaptırmak doğru mu? İstediği şey amaçlara uygun değilse ne olacak? Liderin istediğinin mi yoksa ortak amaçlar doğrultusunda yapılması gerekenlerin optimal düzeyde tespit edilip yapılması mı gerekir? Şahsi istekler mi önemli yoksa örgütün amaçları mı önemli? Bu sorulara vereceğimiz rasyonel cevaplar, aslında geleneksel liderlik anlayışının günümüz yaklaşımlarına ne kadar ters olduğunu açıkça gösterecektir.

Geleneksel liderlikte güç kullanma, ceza verme söz konusudur. Kırıp dökmek söz konusudur. Masaya vurup istediğini yaptırmak söz konusudur. Keyfilik söz konusudur.  İnsanlar liderin eşref saatini gözetirler. Bugünün postmodern liderlik anlayışı ile karşılaştırdığımızda bu aslında ilkel bir anlayıştır.

Postmodern lider sürdürülebilir ilişkiler kurar. Geleneksel lider kırıp döker.  Geleneksel lider kendini beğenmişlik gösterir, üstünlük taslar. Modern lider üstünlük taslamaz, üstün tavırlıdır, kendini beğenir, ancak kendini beğenmişlik yoktur.

Geleneksel lider kendine özel bölümler yaptırır. Örneğin kendine özel asansör yaptırabilir. Kendine özel yemekhane yaptırabilir.

Geleneksel liderlikte statü, güç, pozisyon, yönetilen insan sayısı önemli görülür. Kitleleri sürüklemek önemli görülür. Postmodern liderlikte güce en az başvurmak temeldir. Asgari düzeyde güç kullanılır. Esas olan, çalışanların potansiyelini keşfetmelerini sağlayarak, onları ortak amaçlar çerçevesinde güçlendirmektir. Onları ortak amaçlar çerçevesinde motive etmek, yönlendirmek önemlidir.

Postmodern yaklaşımda liderlik bir sanat olarak görülür.

Postmodern lider örgütün tasarımının optimal düzeyde yapılmasını sağlar, insan unsurunu ve çıkar çatışmalarını optimal düzeyde yönetir, örgütünü bir arada tutup aidiyet oluşturacak semboller oluşturur. Vizyon sahibidir.

Geleneksel lider örneğin örgüte tasarruf tedbiri uygulatır, kendisi uygulamaz. Kendisine çalışanlardan farklı asansör inşa ettirir. Çalışanlardan farklı yerlerde yemek yer. Kendisini yüceltmeye çalışır. Postmodern lider iyi örnek olur, davranışlarda bütünlük ilkesine uygun davranır, çalışanları örgütün amaçları çerçevesinde motive eder, onlara koçluk yapar.

Geleneksel liderler kendilerine rakip olabilecek kişileri diskalifiye etmeye çalışırlar. Postmodern liderler ise örgütün amaçlarını gerçekleştirecek, hatta kendisini aşacak yeni liderler yetiştirmeye çalışırlar.

Postmodern liderler örgüt içi adalete büyük önem verirler. Adaletin, yöneten-yönetilen ilişkilerine ve dolayısıyla   örgütün amaçlarına ulaşmasına olumlu katkı yaptığını bilirler. Terfide, kaynakların dağıtımında, ödül ve ceza verilmesinde, iş karşılığı ücret ödemelerinde adil davranırlar.

İnsan haklarının son derece geliştiği günümüz koşullarını dikkate aldığımızda geleneksel liderlik anlayışının artık demode olduğunu, çağdışı kaldığını  rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca yönetim anlayışındaki gelişmeler de geleneksel liderlik anlayışını çağdışı bırakıyor. Zira günümüzde katılımcı, vizyoner, insan haklarına saygılı, insan odaklı bir yönetim anlayışı söz konusu.

Dolayısıyla postmodern zamanlarda, postmodern liderlik anlayışının hakim olmasını beklememizin hakkımız olduğunu düşünmek  ve  geleneksel liderlik yaklaşımlarına pirim vermemek gerekiyor.

logo-2-900×560 (1)

Ömer YÜREKLİ/Yönetici tamamen işin teknik gereklerine göre hareket edebilir mi?

Geçenlerde gözlemlediğim bir olay dolayısıyla aklıma şu soru geldi: Tamamen işin gereklerine göre davranan yönetim, dolayısıyla yönetici   olabilir mi? İnsanlar duygusal varlıklar oldukları için duygularını aşan, ideolojilerinden arınmış, olayın teknik gerekleri dışında başka herhangi bir etki altında kalmayan yönetim  veya yönetici olabilir mi?

Aslında yönetim tarihine, siyasal düşünceler tarihine baktığımızda düşünürlerin ideal devlet yönetimi arayışı içinde olduklarını görüyoruz. Dolayısıyla ideal kamu yöneticisi arayışları da söz konusudur. Bu arayışı soru haline getirecek olursak: Kişilerin duygu ve düşüncelerine göre değil,  salt mantık, bilim, yönetilenlerin ihtiyaçları ve  örgütün amaçları çerçevesinde rasyonel bir yönetim olamaz mı?

Öncelikle böyle bir yönetimi ve dolayısıyla yöneticiyi engelleyen faktörler neler olabilir? Bu soruya beyin jimnastiği yaparak yanıt arayacak olursak, çok sayıda seçenek karşımıza çıkabilir. Bir başka deyişle yöneticiler aşağıda belirtilen faktörlerin birinin veya bir kaçının etkisi altında kalabilirler ve bu da salt rasyonel karar almayı etkileyebilir.

– Duygu ve düşüncelerin etkisi

– Sahip oldukları ideolojik yaklaşımların etkisi

– İnsanların kapasitelerinin sınırlı olması

– Sınırlı rasyonellik

– İnsanların kendilerini göstermek istemeleri

– Kararların kendi düşünceleri çerçevesinde olmasını istemeleri

– Kendilerine uygun gelen konuları seçmeleri

– Etkisi altında kaldıkları kişilerin/kurumların  isteklerine uygun olarak karar  alma

– İlgilileri yeterince dinlememe

– Siyasi mekanizmaların etkisi

– Çeşitli güç odaklarının ve menfaat gruplarının etkisinde kalabilme

– Medyanın etkisi

– Etnik aidiyetin etkisi

-Karar alırken bilimsel/rasyonel veriye dayanmama

– Ön yargıların etkisi

– Uzmanlardan yeterince yararlanmama

– Sahaya önem vermeme

– Bilgi, yetenek ve beceri eksikliği

– Tecrübe ve birikim eksikliği

– Katılım/istişare eksikliği

– Toplumun yapısı ve kültürel düzeyi

– Mahalle baskısı vs.

Görüldüğü üzere bu faktörlerin bir kısmı genel, bir kısmı özel/daha özel faktörler. Dolayısıyla yönetsel faaliyetlerde etki altında kalınabilecek faktörlerin sayısı artırılabilir veya azaltılabilir.

Bu tür sorunlar diğer meslek grupları için de ifade edilebilir. Bilim insanlarının, bilimsel çalışmalarında,   herhangi bir etki altında kalmadan tamamen objektif esaslara göre hareket edip etmeyecekleri hususu da tartışılabilmektedir. İnsanlar çevrede olup bitenleri kendi duyu organları veya beyni ile algılamaktadır. O nedenle olup bitenlerle ilgili değerlendirmelerin kişilerin kendisinden bağımsız olması, dolayısıyla tam objektiflik  mümkün gözükmüyor.

Hakimlerin, görevlerini yaparlarken kendilerinden bile bağımsız olması önerilmektedir. Maddi gerçekliği ortaya çıkartarak adaleti tecelli ettirecek olan  hakimlerin, bunun için  kendi duygu ve düşüncelerinden, benliklerinden bağımsız, bunları aşan  tam objektif kararlar almaları idealize edilmektedir.

Aynı durum denetim elemanları bağlamında gündeme gelmektedir. Salt işin teknik gerekleri çerçevesinde denetim sürecini tamamlayıp, herhangi bir etki altından kalmadan karar verip, objektif  rapor yazmak önerilmektedir.

Keza aynı durum kamu yönetimi için de söz konusu: Kamu yönetimi  siyasetin normal süreçlerini aşarak, politika dışı mantıkla/bilimsel süreçlerle işlerini yürütebilir mi? Kamu yönetimini en çok etkileyen siyasal mekanizmalardır. Siyaset kurumunun genel olarak  bu alanda belirleyici olduğu söylenebilir. Buna göre siyasal süreçlerinin de salt rasyonel olarak işlemesi, salt işin teknik gereklerine göre hareket etmesi tartışılabilir.

Dolaysıyla yöneticilerin salt konunun teknik gerekleri çerçevesinde hareket edip, yönetsel faaliyetlerini gerçekleştirmelerinin önünde pek çok engel bulunabilmektedir. Bu durum sadece günümüze özgü bir durum değildir, geçmiş tüm zamanlarda da o zamanların koşulları çerçevesinde söz konusu olmuştur.  Ancak zamanımızda insanlığın en gelişmiş döneminde olduğunu düşünürsek, yöneticilerin de daha gelişmiş olması gerekir veya beklenir.

Bu noktada yöneticilerden, eldeki kaynakları optimal bir biçimde kullanması, herhangi bir etki altından kalmadan, kendisinin bile, işin teknik gereklerine göre kararlar alıp uygulaması, yönettiği kuruma/örgüte değer katması beklenmektedir. Bunun için yöneticilerin üst düzeyde bir donanıma ve müfredata sahip olması gerekmektedir.

Başlangıçtaki soruya dönecek olursak, yukarıda da belirtildiği üzere, yöneticinin salt mantık, bilim, yönetilenlerin ihtiyaçları, işin teknik gerekleri ve  örgütün amaçları çerçevesinde yönetsel faaliyette bulunmasını engelleyen pek çok faktör bulunmaktadır. Bunları aşmak,  eski zamanlara göreceli olarak zamanımızda insanlığın ulaştığı medeniyet seviyesini, siyasal sistemlerin yapısını  göz önünde bulundurduğumuzda daha mümkün gözüküyor. Ancak bunun bir süreç olduğunu  da unutmamak gerekiyor.

26

ADALET BEKADIR

Hz. Ömer’ in çok bilinen  bir sözü var: “ Adalet mülkün temelidir.”   Burada mülk devlet anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla  bu söze göre devletlerin varlıklarını devam ettirebilmeleri adaletle hükmetmeleri şartına bağlıdır.

Beka kalıcılık, ölmezlik, süreklilik   anlamlarına gelmektedir. Buna göre kalıcı olma, varlığını sürekli kılma adaletle mümkün olmaktadır.

Peki  bu kadar idealize edilen adalet nedir? Adaletten ne anlamak gerekir? Adil bir devlet nasıl olur?

Adalet, insanlık tarihi kadar eski  bir kavramdır ve tüm hukuk sistemlerine yerleşmiştir. Adalet dediğimizde hemen arkasından hak ve hukuk kavramları gelir. Hak,  genel olarak kanunların, kuralların, hukuk sisteminin kişilere  verdiği yetki veya imkan olarak tanımlanabilir. Bir başka şekilde de  kişilerin hukuk düzeni tarafından  korunan çıkarları olarak ifade edebiliriz. Meşru zeminde bir hak olması için mutlaka meşru zeminde verilmiş bir yetki veya imkan olması ya da korunan bir menfaat olması  gerekir. Hukuk ise basit bir şekilde açıklayacak olursak,  toplumsal hayatı düzenleyen ve uyulması kamu gücü ve yaptırımıyla desteklenmiş olan kuralların  bütünü olarak tanımlanabilir.  Literatürde toplumda uygulanan ve mer’i olan hukuk kurallarına pozitif hukuk denilmektedir. Dolayısıyla hak pozitif hukukun verdiği yetkiyi veya koruduğu menfaati ifade etmektedir. Burada ele aldığımız konu adalet olduğundan, pozitif hukukun da adil olup olmaması önem kazanmaktadır. Bu noktada doğal hukuk veya ideal hukuk kavramı söz konusu olmaktadır.  İdeal hukuk toplumun yapısına, doğasına, gereksinimlerine ve insanın fıtratına  en uygun kuralları bulmayı hedeflemektedir.

Peki burada adalet nerede durmaktadır?

Her şeyden önce adalet, herkesin aklına gelebileceği üzere  hak ve hukuk kavramları ile yakından ilgilidir. Adalet hakkı teslim etmek, herkese  hakkını vermektir. Hakka uygunluğu, haklı ile haksızın ayırt edilmesini ifade etmektedir. Herkese hakkı verildiğinde her şeyin dengede olması, her şeyin yerli yerinde olması söz konusu olmaktadır. Tersini düşündüğümüzde adalet kavramı daha iyi anlaşılabilmektedir. Adaletin tersi zulümdür. Zulüm haklıya hakkını vermemektir. Görüldüğü üzere adalet kavramı hak kavramı, hak kavramı da hukuk kavramı kapsamında anlam kazanmaktadır. Dolayısıyla adalet kavramı hukuka uygunlukla doğrudan alakalı olmaktadır. Bu noktada, mevcut hukuk düzeninin (pozitif hukukun) ideal hukuka uygun olması da adaleti yakından etkilemektedir.  Bundan dolayı adaletin gerektiği gibi tecelli  etmesi de bununla yakından ilişkilidir.  Bir başka ifadeyle pozitif hukukun doğal hukuka daha uygun olduğu toplumlarda, adaletin göreceli olarak daha iyi düzeyde tecelli edebileceği söylenebilir. Buna göre, hak ve adaleti sadece yasalara uygunluk noktasında tanımlamanın yeterli olmadığı açıktır. Zira yasalar hukuka aykırı olabilir.

 

Bu bağlamda adaleti;  hukukun toplumun yapısına, doğasına ve gereksinimlerine  uygun olduğu, her şeyin yerli yerinde olduğu ve dengede olduğu bir durum olarak görmek gerekir. Bunu gerçekleştiren toplumlar adil bir devlet düzeni kurmuş demektir. Her şeyin dengede olduğu, herkese hakkının verildiği,  dolayısıyla zulmün olmadığı toplumlarda kaosun olmayacağını, barışın ve huzurun olacağını söyleyebiliriz.  Barış ve huzur olduğunda da toplumlar gelişir ve kalkınır. Her ne kadar İbni Haldun’ un ifade ettiği gibi, devletler de doğar,  gelişir ve yok olurlarsa (yıkılır)  da, adaletin tecelli ettiği devletler  daha uzun süre varlığını sürdürürler.

Tarihten örneklerle konuyu somutlaştıracak olursak, Muaviye tarafından 661 yılından kurulan Emevi Devleti sadece 89 sene hüküm sürerek 750 yılında yıkılmıştır. Emevi Devletinin yıkılma nedenleri arasında Müslümanlar arasında ayrımcılık yapmaları (Arap olmayan Müslümanlara mevâlî-köle- diyorlar ve devlet yönetiminden, ordudan uzak tutuyorlardı), kabilecilik yapmaları,  kötü yönetim uygulamaları, özellikle Muaviye ve Yezid döneminde Hz. Muhammed’in (SAV) soyundan gelenlere yapılan kötü muameleler gösterilmektedir. Bu uygulamaların adil olmadığı, tersine zulüm olduğu aşikardır. Bu zulüm de devletler için çok kısa olan 89 yıl gibi bir zaman içinde yıkılmalarına neden olmuştur. Emevilerin yıkılmasında sonra 750 yılında kurulan Abbasiler Devleti  508 sene varlığını sürdürerek, 1258 yılında yıkılmıştır. Bunun arka planında,  Abbasilerin  Emevilerin yukarıda bahsedilen zulüm düzenini yıkarak, göreceli olarak daha adil bir devlet düzeni kurmaları yatmaktadır.

Başka bir örnek  olarak Osmanlı İmparatorluğunu gösterebiliriz.  Bu devlet 1299-1922 yılları arasında 623 yıl hüküm sürerek, dünyanın en uzun süre varlığını devam ettiren devletleri arasında yer almıştır. İmparatorluğun son yüzyılını dikkate almazsak, bilhassa kuruluş ve yükselme dönemlerinde adil bir devlet düzeni oluşturdukları görülmektedir. Osmanlılar Balkanlar’ da yayılırken yerli halka zulüm yapmamışlardır. Yerli Hıristiyan halk Türkleri kurtarıcı olarak görmüşler, Latin kilisesine bağlanmak yerine Osmanlı yönetimini tercih etmişlerdir. Din ve vicdan özgürlüğüne saygı duymuş ve  zulüm yapmamışlardır. O dönemde zulüm içinde kıvranan Avrupa’ da hızla ilerlemede, adil bir yönetim kurmalarının etkili oldu açıktır. Fatih İstanbul’ u fethettiğinde, Bizans halkına hiçbir zulüm yapmamış, haklarını teslim etmiş ve son derece adil davranmıştır.  Bu adil devlet düzeninin, Osmanlı Devletinin temel devlet felsefesi olduğu ifade edilebilir. Bunun sonucu olarak da devlet 623 yıl gibi uzun bir süre hüküm sürmüştür.

Bu örnekler, adaletin devletlerin yaşam süreleri ile alakalı olduğunu göstermektedir.

Adaletin tecelli etmediği toplumlarda, bugün insanlık suçu olarak görülen  zulüm vardır.  Zulüm toplumda kaosa veya devlet düzeninde karışıklık, kargaşa ve bozgunculuğa yol açar.  Karışıklık, kargaşa ve bozgunculuk veya kaos  ise bir toplumun veya devletin yaşam süresini kısaltır. Buna göre yazının başına dönecek olursak, adaletin beka için bir zorunluluk olduğunu söyleyebiliriz.

 

Ömer Yürekli

gezi

KURUCU CUMHURBAŞKANI GEZİLERİNDEKİ MÜFETTİŞLER

Selim GÖKÇE

 D.M.O Gn. Md. Başmüfettişi

İster misiniz sizinle birlikte Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarına gidelim…

Atatürk o devirde Cumhurbaşkanı ve sık sık yaptığı gibi yine yurt gezilerine çıkıyor.

Özel treniyle 17 Kasım 1930 günü Ankara’dan hareket ediyor. Kayseri, Sivas,Tokat,Turhal ve Amasya,Samsun,Trabzon,İstanbul,Tekirdağ,Kırklareli,Edirne ve İstanbul’u ziyaret etmiş ve 6 Ocak 1931’de Ankara’ya dönmüştür.

Menemen olayları nedeniyle yarım kalan yurt gezisinin ikinci bölümünde de 26 Ocak 1931-2 Mart 1931 tarihleri arasında İzmir,Balıkesir,Aydın,Denizli,İçel,Mersin,Malatya ve Konya’ya gitmiştir.

Bu gezilerin kendi ifadesiyle bir “vaziyet ve ihtiyaçlar üzerinde inceleme” gezisi olduğu ve “İşlerin şimdiki mahiyetini göstermeye ve mevcut vaziyeti daha iyi hale koymak yolunda imkanlar araştırmaya yönelik” olduğu ifade edilir.

Gazi Mustafa Kemal vatandaşlarla bizzat temas ederek çeşitli konularda sorunları dinleyip, çözüm önerileriyle birlikte ayrıntılı konu başlıklarıyla bunları bir rapor haline getirmiştir.

Geziye ait notlar TBMM tutanak yazıcıları tarafından tutulmuş,gezi sonunda Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’in gözetimi altında temize çekilerek Başbakan’a ve diğer ilgililere ulaştırılmıştır.

Bu gezilerde, mali meselelerden vergilere, idare ve adliyeye, maariften sağlığa, kredilere, kooperatiflere kadar vatandaşa, millete, devlete ilişkin ne varsa tek tek tartışılır, konuşulur, dertlere derman aranırdı.

Raporlara, “Bilhassa uygulanırlığı ve hakikate uygunluğu dikkate alınmış ve seyahate iştirak eden müfettişlerin görüşlerinden itina ile istifade edilmiştir.” diyerek not düşülüyordu.

Yani, Cumhurbaşkanı yurt gezilerine bakanların , milletvekillerinin yanı sıra birde işin uzmanı Müfettişleri götürüyor, fikirlerini alıyor ve bunlar rapor halinde Başbakan’a ve ilgili Bakanlara sunuluyordu.

17 Kasım 1930- 6 Ocak 1931 tarihleri arasındaki “İnceleme Gezisi Raporları- I“*de:

Bu raporların seyahate iştirak eden ve her biri değerli bir unsur olarak çalışan muhtelif vekaletlere mensup müfettişlerin etraflı değerlendirmeleriyle kuvvetlendirildiği ve birlikte seyahat eden müfettişlerin hazırladıkları tafsilatlı notlardan vekaletlerini haberdar etmeleri gerektiği” ifade edilmekte, 

*ATABE : c.24, s.315

Aslı, Cumhurbaşkanlığı Arşivi, D:1, F:1-1-42 ve T:C Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Dosya:1, Büro Fon Kodu: 490.01 Yer No:34.142.1

26 Ocak – 2 Mart 1931 tarihleri arasındaki ” İnceleme Raporları- II “* de:

“Genel Müfettişlikler“başlığı altında ;

“Bu tarzda teşkilatları ve idareleri kuvvetlendirilecek vilayetlerden iktisadi,siyasi ve idari bakımlardan bir birlik manzarası arz edenler birer Genel Müfettişlik mıntıkası teşkil etmelidir.Sınırlarımız, sahillerimiz ve memleketin iktisadi ve siyasi vaziyeti düşünülünce bu mıntıkaların beş ile yedi arasında olması lüzumu anlaşılıyor.

Genel Müfettişlikler, her günün teferruatlı meseleler üzerinde tebligata vasıta olmak mevkiinden bilhassa uzak bulunmalı ve başta asayiş ve emniyet ve dahili siyaset meselesi olmak üzere her vekalete ait işlerin tatbikat programlarına nezaret edilmeli ve mevcut kanunların ihtiyaca uymayan noktalarıyla yeni hükümler isteyen vaziyetleri incelemeli ve tahlil etmeli, hükümetin nüfuzu ile halkın ihtiyacını karşılıklı olarak takviye etmeli ve meydana çıkarmalıdır.

Genel Müfettişlikler, sınırlı sayıda müşavir ve katiplerden ve ayrıca her vekalet işini inceleyecek müfettişlerden meydana gelmelidir.Bizim seyahat tecrübemiz bir genel müfettişliğin mesaisine örnek olacak mahiyettedir.”

“Teftiş” başlığı altında ise;

Bu vazife bizim idari hayatımızda, vekalet müfettişlerinin kanuna uymayan herhangi bir hareketin mahiyetini incelemeleri,uzun uzadıya tahkikat evrakı  tutmaları ve işi mahkemeye sevk eylemeleri manasına alınmıştır.Herhangi yolsuzluğun mesullerini meydana çıkarmak için bu usule devam lazımdır.Fakat bir idare mıntıkasında veya şubesinde bütün işlerin yolunda cereyan edip etmediğini toptan ve genel bir görüşle değerlendirdikten sonra,başta bulunan zatı takdir etmek veya eleştirip cezalandırmak tarzında bir “amir teftişi” usulünü de fiilen devlet hayatımıza sokmak bir zaruretdir.

Genel Müfettişlik teşkilatının mesela senede iki defa mıntıkasını bu gözle incelemesi lazım olduğu kadar, valilerin ve kaymakamların vb. de senede birkaç defa mıntıkalarını aynı maksatla gezmeleri kati bir vazife olmalıdır.

Bu kısa değerlendirmeler, devleti klasik bir bürokrasi sisteminden çıkararak vazife ve mesuliyet fikri altında işleyen bir makine haline koymanın esaslarını kaydetmiş oluyor.” denilmiştir.

*ATABE : c.25, s.21

Aslı Cumhurbaşkanlığı Arşivi D: 2, F:1-1-81

İsterseniz birazda Atatürk’ün memurlar hakkındaki genel görüş ve kanaatlerine bakalım…

20 Nisan 1931 tarihli “Millete Beyanname”* de ;

Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan meydana gelmiş değil ve fakat ferdi ve toplumsal hayat için işbölümü itibariyle muhtelif mesai erbabına ayrılmış bir camia kabul etmek esas prensiplerimizdendir.

A) Çiftciler, B)Küçük sanat erbabı ve esnaf,C) Amele ve işçi, D)Serbest meslek erbabı E) Sanayi erbabı F)Tüccar ve G)Memurlar, Türk camiasını teşkil eden başlıca çalışma zümreleridir.Bunların her birinin  çalışması diğerinin ve genel camianın hayat ve saadeti için zaruridir.Fırka’mızın bu prensiple hedeflediği gaye sınıf mücadelesi yerine toplumsal intizam ve dayanışma temin etmek ve birbirini bozmayacak surette menfaatlerde ahenk tesis etmektir. Menfaatler, kabiliyet,marifet ve çalışma derecesiyle orantılı olur.

Milletin yüksek menfaatini daima göz önünde tutarak bütün dikkat ve gayretleriyle hayatlarını vazifelerine hasreden memurlar her türlü huzur ve refaha layıktırlar denilmiştir.

*ATABE : c.25, s.118

Hakimiyeti Milliye, 21 Nisan 1931, Numara: 3509 s.1

YARARLANILAN KAYNAK :

Atatürk’ün Bütün Eserleri, ATABE: Cilt:24 (1930-1931) ,Cilt: 25 (1931-1932),Kaynak Yayınları.

 

*Görsel temsilidir.

 

online-egitim

YENİ EĞİTİM MODELİ: ONLINE EĞİTİM

Ömer YÜREKLİ/omer_yurekli@hotmail.com

İnsanlık avcı toplayıcı toplum, tarım toplumu ve sanayi toplum aşamalarını geride bırakarak bilgi toplumu aşamasına gelmiş bulunmaktadır. Bu aşamanın en büyük özelliği bilgi teknolojileri ve iletişimi alanında çok ilerlenmiş olmasıdır. Bunun bir sonucu olarak eğitim alanında köklü değişimler olmasıdır. Geleneksel eğitimi modeli yerini online eğitim modeline  bırakmaya başlamıştır. Böylece çağın koşullarına uygun yeni eğitim modeli ortaya çıkmıştır. Bu modele online eğitim diyoruz.

Geleneksel eğitimde öğrenciler bir sınıfta toplanır ve hoca gelerek tahta ve tebeşir kullanmak suretiyle  ders anlatır. Zamana ve mekana bağlı biri eğitimdir. Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişme sayesinde bu model artık aşılmış bulunmaktadır. Günümüz teknolojilerini ve interneti kullanmak suretiyle herhangi bir mekana  bağlı olmadan,  bir cep telefonu veya bilgisayar kullanmak suretiyle eğitim almamız mümkün hale gelmiştir. Bu eğitim modeline online  eğitim denilmektedir.

Online eğitim her seviyede, sınavlı veya sınavsız vs. olabilmektedir.

Online eğitim ilk defa Amerika Birleşik Devletlerinde  (ABD) ortaya çıkmıştır. Yaklaşık yüzyıl önce ABD’ de  mektupla eğitim başlamıştır. Mektupla eğitim zaman içerisinde televizyon üzerinden yapılana eğitime yerine bırakmıştır. Bilgi ve iletişim teknolojilerinde olağanüstü gelişmeler sonucunda 2000’li yıllardan itibaren uzaktan eğitim büyük ölçüde online eğitim şeklinde yapılmaya başlanmıştır.

ABD’ de başlayan online eğitim zaman içerisinde dünya geneline yayılmıştır. Ülkemizde de ABD’ ye bezer bir trend izlemiştir. Başlnagıçta mektupla başlayan eğitim, günümüzde internet üzerinden yapılan online eğitime dönüşmüştür. Uzaktan eğitim geliştirilmesi gereken bir eğitim modeli olarak kalkınma planlarına girmiştir.

Bu yeni model eğitimin avantajlarına kısaca değinecek olursak: Öncelikle geleneksel eğitim pahalı ve çok zaman alıcı bir eğitimdir. Bir okula veya kursa yazılmak, uzun süre buralara gidip gelmek gerekiyor. Okul masrafı, gidip gelme masrafı oldukça yüksek miktarlara ulaşabiliyor.  Yani zamana ve mekana bağlı ve masraflı bir eğitim şekli. Online eğitim ise bir zaman ve mekana bağlı değildir. İstenilen yerden, örneğin dünyanın herhangi bir yerinden ve istenilen zamanda almak mümkündür. Ayrıca bu eğitimi almak işinizi  yapmanıza engel teşkil etmiyor.

Bir mekana veya zamana bağlı olmadan, internet üzerinden verilen uzaktan eğitim günümüz koşullarında oldukça yaygınlaşmıştır. Bu alanda eğitim veren pek çok kuruluş bulunmaktadır. Ancak eğitimin bilimsel bilgiye dayalı olarak ve kaliteli bir şekilde verilmesi gerekmektedir. Bu nitelikte eğitim alabileceğimiz pek çok üniversite ve pek çok  eğitim kurumu bulunmaktadır. Örneğin, MIT, Harvard, Princeton, Cornell  gibi dünyanın en saygın üniversiteleri bile  online eğitim  vermektedir. Türkiye’ de İstanbul Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi, Ahmet Yesevi Üniversitesi vs. pek çok üniversite online eğitim vermektedir.

Peki, son derece yaygınlaşmış olan bu eğitim modelinde hangi alanlarda eğitim verilebilmektedir?

Bugün her alanda ve  her konuda online eğitim almak mümkündür. Kişisel gelişim eğitimlerinden, lise, üniversite ve yüksek lisans eğitimlerine kadar online eğitim almak mümkün bulunmaktadır. Hatta gelişmiş ülkelerde online doktora eğitimi bile yapılmaktadır.

Ülkemizde online eğitimi kalkınma planlarında amaçlandığı üzere geliştirmek gerekiyor. Bugün lise, ön lisans, lisans ve tezsiz yüksek lisans eğitimleri verilebiliyor. Tezli yüksek lisans ve gelişmiş ülkelerde olduğu gibi doktora eğitimlerine de başlamak gerekiyor.

Online eğitim,  ülkemizin eğitim seviyesini  yükseltmek, bilime ve teknolojiye katkı yapmak için büyük imkanlar sunuyor aslında. Bu model sayesinde nüfusumuzun oransal olarak daha büyük bir yüzdesini sisteme dahil etmek mümkün olabilir. Bu sayede yüksek lisans ve doktora yapan öğrenci sayımızı yüksek oranlarda artırabiliriz. Aslında bunu yapmak zorundayız. Bilime katkı yapacaksak, yeni teknolojiler geliştireceksek, dünyanın ilk 10 ülkesi arasına gireceksek bunu mutlaka gerçekleştirmemiz gerekiyor. Bir başka deyişle “Muasır medeniyetin üzerine çıkacaksak”  bunu başarmamız gerekiyor.

logo

Ali Alper ORKUN / Denetim Haftası Konuşması

Geçmişi Osmanlı İmparatorluğuna dayanan Teftiş Kurulları, devlet tüzel kişiliğinin topluma sunduğu hizmetleri gerçekleştiren Bakanlıklar ve bağlı birimlerin, kurumsallaşmasını tesis etmede, başat rol üstlenmiş, kendi geleneklerini oluşturmuş, yazılı düzenlemelerin yanında bu geleneklerinide yaşatarak, işe alma, yetiştirme ve terfi gibi iş ve işlemleri, sınav ve objektif kriterlerle ve ‘‘liyakat’’ esasına göre gerçekleştirme hususlarına öncülük etmiştir.

Teftiş kurulları mensupları, işin doğası gereği, ülkenin her bölgesinde, rehberlik, teftiş, inceleme ve soruşturma yapmaktadır. Bu yönüyle de kamu yönetimini ve görev yaptıkları kurumları tanımaları, analiz etmeleri, problemleri ve ihtiyaçları da mahallinde tespit etme şansını yakalayarak, bilgi birikimi ve tecrübeye sahip olmaları nedeniyle, uzun yıllar boyunca görev yaptıkları Kurumun ‘‘yönetici okulu’’ olarak da görülmüşlerdir.

Yeryüzünde, hangi kıtada, hangi ülkenin kamu yönetimi modeli incelenirse incelen¬sin, kamu denetimine sahip olmayan her¬hangi bir yönetim sistemine rastlamak imkânsızdır. Ülkemizde, kamu denetimi alanında son dönemde yaşanan ve toplumu derinden etkileyen tartışmaların ışığında; Kamu Denetim Birimlerinin, etkisizleştirilmesinin, vahim sonuçları ile karşı karşıya kalıyoruz.

Zamanın ruhunun; Kamu Denetim Kurullarının, yeni bir anlayışla, içinde bulunduğu sorunların telafisi; tarafsızlığının, bağımsızlığının güçlendirilmesi ve objektif çalışma ortamının sağlanmasını gerektirdiği, açıktır.

Bu nedenle, Kamu Teftiş ve Denetim Birimleri mensuplarının, çatı sivil toplum kuruluşu niteliğinde bulunan Devlet Denetim Elemanları Derneğimiz ve paydaşlarımız olan denetim derneklerimiz ile Kamu Denetim sistemimizin yeniden inşası konusunda, manifesto niteliğindeki önerilerimizi,7 madde halinde kamuoyumuzla paylaşma ihtiyacını duymaktayız.

BİZLER DİYORUZ Kİ;
1-Kamu harcamaları ve denetimi konusunda uzmanlığı tartışmasız nitelikte olan kamu denetim kurullarının, kılı kırk yaran, soğukkanlı ve tarafsız yaklaşımı, perde gerisinde bırakılınca; kolluk kuvvetlerinin, sadece iletişimi dinleme yöntemiyle kurguladığı operasyon zihniyetinin, ülkemizde vahim sonuçları görülmüştür.

Bu cümleden hareketle; Bakanlıkların ve Genel Müdürlük denetim elemanlarının mesleki faaliyetlerini yürütürken, tarafsız ve bağımsız şekilde görevlerini yerine getirmelerini sağlamak üzere, çağdaş dünya uygulamaları dikkate alınarak Anayasal ve yasal güvence sağlanmalı, Türk denetim Kanunu acilen hayata geçirilmelidir.

Denetim birimlerinin ortak etik il¬kelerinin, raporlama standartlarının, olaylara yaklaşımlarının, doğru ve yanlış algılamalarının, aynı düzleme oturtulacağı bir hukuksal zemin böylece oluşturulmalı, Denetim elemanlarının işe alınma, atanma, görev yetki ve sorumlulukları, kariyer yapıları, teftiş birimlerinin objektif çalışma usul ve esasları, inceleme, soruşturma ve teftiş faaliyetlerinde eşit muamelede bulunulmasını sağlayacak net ve açık hükümler bu yasada yer almalıdır.

2-Son yıllarda bazı bakanlıklarda teftiş birimlerinin, oluşturulan mevzuatla Bürokratik üst yöneticiye bağlı hale getirildiği ve mesleğe kariyer sistem dışında katılımların mümkün hale getirildiği, izlenmektedir. Bürokratik üst yöneticiye bağlı sis-temlerin mahsurları ve zafiyetleri açık olduğundan, denetim elemanlarının daha bağımsız ve tarafsız çalışabilmeleri için, teftiş birimlerinin, ilk planda doğrudan temsili demokrasinin temsilcisi Bakana bağlanması sağlanmalı, ikinci planda meslek güvencesi ve fonksiyonel bağımsızlığın sağlanabilmesi için denetim raporlarının, Millet iradesinin temsilcisi T.B.M.M. nede sunulacağı bir sistem önerisi tartışılmalıdır. Mesleğe paraşüt sistemi ile girişler engellenmelidir.

3- Denetim birimleri arasında koor¬dinasyonu ve uyumu sağlamak ve mesleki standartları tespit et¬mek üzere oluşturulacak Denetim Üst Kurulu ile denetim birimlerinin gelişimlerine yönelik tedbir ve uygula¬malar, planlanabilmelidir.

Denetim birimleri, kendi başarı performanslarını ölçecek değerlendirme kriterlerine bağlı hale getirilmeli, Diğer kurumları ölçmeye, başarı ve başarısızlıklarını değerlendirmeye çalışan Denetim birimlerinin, kendi başarı ve başarısızlıklarını ölçme ve değerlendirmeleri ve buna göre gerekli düzenlemeleri gerçekleştirmeleri mut¬laka sağlanmalıdır.

Denetim elemanlarının unvanları arasındaki farklılıkların giderilmesi ve 6223 sayılı Yetki Kanununda ulaşılmak istenen amaçlar doğrultusunda, yeniden düzenleme yapılarak, mesle¬ki kurumsal kültür, muhafaza edilme¬lidir.

4-Denetim elemanlarının en iyi şekilde yetiştirilmelerini ve hizmet içi eğitimlerini en iyi şekilde almalarını sağlamak üzere, Denetim Üst Ku¬ruluna, bağlı Teftiş Akademisi oluşturulmalıdır.

5- Çağdaş ve başarılı bir kamu yönetiminin inşası için, öncelikle kamu denetim sistemimiz, kurumsal yapısı korunarak yeniden inşa edilmeli, Kamu yönetiminde saydamlığın hayata geçirilmesi, sivil toplumun katılımının güçlendirilmesi, rekabetçi ve adil bir özel sektör yapısının oluşturulması, Hesap verme sorumluluğunun yönetim anlayışına yerleştirilmesi, Kamu çalışanlarının mali durumlarının iyileştirilmesi, Yolsuzlukla mücadele için kurumsal yapıların oluşturulması, Örgütsel denetimin etkililiğinin artırılması, Adalet duygusu ve hukukun üstünlüğü anlayışının yerleştirilmesi, Medya ve sivil toplum örgütlerinin sağlıklı işleyişinin sağlanması, Vatandaşların kamu denetimine karşı duyarlılığının artırılması sağlanmalıdır.

Bu hedeflere ulaşılması konusunda; 30 Nisan 2016 tarihli ve 2016/10 sayılı “Saydamlığın Arttırılması” konulu, Başbakanlık Genelgesi’nde yer alan eylem planının, 7. Maddesinde bulunan “Denetim birimlerinin kapasitesinin güçlendirilmesi ve bu birimler arasında etkin işbirliği ve koordinasyonun sağlanması suretiyle yolsuzluğa açık risk alanlarının belirlenerek gerekli tedbirlerin alınması,, yaklaşımını son derece olumlu bir gelişme olarak takdirle karşılamaktayız.

6- Meslek taassubuna kapılmayan, kendisini de eleştirmekten ve ölçme¬kten kaçınmayan bir kamu denetimi sisteminin ürettiği, denetim ve ölçme değerlendirme rapor ve faaliyetlerinin, belli bir sistem dahilinde ( kişi hakları ve devlet sırları korunarak) kamuoyu ile şeffaf ve açık şekilde paylaşılacağı bir sistemin kurulması, Türk kamu deneti¬minin tıkanan damarlarını açacaktır. Derneğimiz, Dernekler daire başkanlığı desteğiyle başlattığı ve bitirmek üzere olduğu ‘‘tozlu raflardan kamuoyunu aydınlatmaya giden yolda kamu denetimi projesi’’ ile bu konuda uygulanabilir bir model önerisini sunacaktır.

Yansıda ana başlıklarıyla belirttiğimiz üzere; yaklaşık 20.000 meslektaşımızın, yılda ortalama 20 rapor ürettiği varsayılarak ortaya çıkan 400.000 raporun sadece önemsiz bir yüzdesinin kamuoyu ile paylaşıldığı bir gerçektir.

 

Önerimizin hayata geçmesi halinde; Kamuoyu denetimine kendisini de açan denetim sistemi, içinde bulunduğu umutsuzluk ve etki¬sizlik girdabından çıkarak daha yüksek kalitede ürün ortaya koy¬ma arayışı içine girecektir. Kapalı kapılar arkasında yaşamını daha fazla sürdüremeyeceğini ve siyasi erki yanlış yönlendiremeyeceğini an-layacak olan bürokrasi asli görevine dönerek, demokrasilerde bulunması gerektiği çizgiye oturacaktır. Ka¬muoyunun doğrulara daha hızlı ulaşabildiğini gören siyaset kurumu ise kendisini, hesap verebilir yönetim anlayışını desteklemek zorunda his¬sedecektir.

7- Günümüz koşullarında denetim hizmetlerinde çalışan meslektaşlarımızın motivasyonlarının yük¬sek tutulması, çalışma koşul ve şartlarının özendirici tutulmasıyla doğrudan orantılıdır.
Sizlere kısaca özlük haklarımızla ilgili birkaç slayt göstererek, konuyu takdirlerinize sunmak istiyorum.

 

11.10.2011 tarihli ve 666 Sayılı Kanun Hükmüne Kararname ile eşit işe eşit ücret verilmesi amacıyla yapılan düzenleme kapsamında; denetim elemanları bakımından maddi anlamda kısmi iyileştirme yapıldığı; ancak bahse konu Kararname ile yapılan düzenleme neticesinde; denetim mesleği mensuplarının, mali haklar açısından Kararname öncesinde emsal alınan unvanlara göre geriye düşürüldüğü; Bakanlık uzmanları ile aynı kategoride değerlendirildiği görülmektedir.

666 Sayılı KHK öncesinde denetim elemanları daire başkanlarından yüksek (daire başkanı ile genel müdür yardımcısı arasında bir düzeyde) mali haklara sahip iken, KHK ile mevcut durumun gerisine düşürülerek, Bakanlık uzmanları düzeyine indirgenmiştir. Denetim elamanlarını uzmanlarla aynı düzeyde değerlendirmek, görevin niteliği, çalışma zamanının büyük bölümünün ikametgâh dışında geçirilmesi, üstlenilen sorumluluklar ve riskler göz önüne alındığında, rasyonel bir yaklaşım olmadığı gibi, adil de değildir.

Gelinen aşamada; müfettişlik mesleğinin, onur verici ve prestij sağlayan imajının, müfettişlerin özlük haklarındaki ciddi gerilemeye bağlı olarak büyük ölçüde sarsıldığını dile getirmek yanlış olmayacaktır.

Devletimizden talebimiz, özü itibarı ile maddi değil manevidir. Devletimizin, kendi evlatlarına sahip çıkması ve uygun göreceği özlük hakları ve statü ile kamu denetim mesleği mensuplarına iadeyi itibarın sağlanmasını içermektedir. Bu amaca yönelik olarak, Kamu denetim elemanlarının, mali ve sosyal haklarının güvence altına alınması için “Denetim Hizmetleri Sınıfı” oluşturularak, özlük hakları ve mesleki güvencelerinin yargı mensupları baz alınarak düzen¬lenmesi mutlaka sağlanmalıdır. Bu düzenlemeleri takiben meslek mensuplarımızın görevde iken tam bağımsız ve kaygı duymadan görev yapabilmelerini sağlamak üzere, harcırah ve yolluk miktarları, yeniden düzenlenmeli,  ve temsil niteliğine yakışır hale getirilmeli, mensuplarımız bu tip sorunlarla ilgilenmek zorunda kalmadan görev yapabilmelidir.

Değerli hazirun;

BİZLER, Kamu Denetimi camiasına sınırsız şekilde negatif bakan anlayışlar ile sınırsız derecede pozitif bakan anlayışlar arasında, analitik düşüncenin, insaflı ve objektif bakış açısının izlerini sürmeye çalışmaktayız.

Türk Kamu Denetim sistemine dair, etkinlik ve etkililik arayışlarında, mevcut sistem dahilinde devam edilerek, ayrıntıcı ve verimsiz labirentlerde boğulmak yerine, gereksiz ağırlıklarından kurtulmuş ancak, hız ve etkinlik kazanmış, hedefe kilitlenmiş, bir sisteme geçişi savunuyoruz.

Her şeyi kontrol etme fetişizminin şehvetinden sıyrılarak, öncelikle en vahim hataların işlenmesini engellemek ve en önemli değerlerin kaybolmasına engel olmak yaklaşımının, bizi sonuca götürebileceğini öngörmekteyiz.

Etkin ve verimli bir denetim sistemine geçiş, yalnızca denetim elemanlarının mesleki meselesi değil, Türk Demokrasisinin ve insanlarımızın refahını ilgilendiren önemli bir mahiyet arz etmektedir.

Devletimizin son yıllarda, terör örgütleri ve paralel devlet yapıları ile verdiği istiklal mücadelesinin idraki içerisindeyiz. Demokratik sistem dahilinde seçilerek, ülkeyi yönetmeye hak kazanan, legal devlet birimleri dışında; kamusal görevlerimizle ilgili olarak, hiçbir topluluk, örgüt, cemaat ve cemiyetten emir ve tavsiye asla almayız, almayacağız. Devletimizin ve milletimizin verdiği bu mücadelede, canımızla kanımızla varız ve var olmaya devam edeceğiz.

Sonuç olarak; idealist ve fedakar insanların oluşturduğu mensuplarımızın amacı, yeni bir bürokratik hegemonya oluşturmak değil, Türk Kamu Yönetimini, sanal dünyasından çıkartıp küresel düzeyde gerçekler dünyasının, başarılı bir aktörü haline getirme mücadelesinde katkı sunabilmektir.

Selam olsun bu yolda birlikte olduğumuz dostlara,

Selam olsun milletinin değerlerini her türlü kişisel çıkarlarının üstünde tutan meslektaşlarımıza,

Selam olsun, ülkenin dört bir yanında vazife şuuruyla, evlerinden uzak  görev yaparken onları özlem ve muhabbetle bekleyen,  mensuplarımızın vefakar eş ve çocuklarına….

Diyor, etkinliğimizde emeği geçen tüm arkadaşlarımıza teşekkür ediyor, hepinize saygılar sunuyorum.

logo

Selim GÖKÇE / Ruhumuzu Titreten Müfettişler

RUHUMUZU TİTRETEN MÜFETTİŞLER
Selim Gökçe

Osman Nihat AKIN

1905 senesinde İstanbul-Bakırköy’de dünyaya gelen Osman Nihat AKIN’daki musiki yeteneğini ortaokula gittiği sıralarda, kendisine musiki hocalığı yapan piyanist Sadri Bey sezmiş ve kendisiyle yakından ilgilenerek okuldan mezun oluncaya kadar ona iyi denecek kadar piyano çalmasını da öğretmiştir. Osman Nihat AKIN’ın dedesi Çorlu’nun köklü ailelerinden Osman Bey, Babası ise Osman Bey’in oğlu Nihat Bey’dir. Annesi Ahmet Rasim Bey’in kızı Rasime Hanım’dır. Ailede Türk sanat musikisine yoğun ilgi olduğundan Osman Nihat da bu ilgiden nasibini alır. Çok yaramaz bir çocuk olan Osman Nihat, ailesi tarafından yatılı okula verilir. Hâlbuki Sadri Bey’in gayesi, Osman’ı Viyana’ya göndertmek, Ona musiki tahsili yaptırtmaktır, ancak Sadri Bey buna muvaffak olamamıştır.

Osman Nihat, dedesinin emirlerini yerine getirerek önce İktisat eğitimini tamamlamış ve ancak ondan sonra musiki ile fiilen uğraşmaya başlamıştır. Dar imkânlar çerçevesinde, tek başına çalışmaya mecbur kalan genç sanatkâr, bütün vaktini piyanosunun başında geçiriyor, yaptığı eserleri kendisine çok yakın bulduğu arkadaşı Kadıköylü Dr. Talha Bey’e çalıp söylüyordu.

Osman Nihat’ınTürk musikisi repertuvarına sunduğu eserlerdeki orijinaliteye dikkat edilecek olunursa, onlarda, gelmiş geçmiş bestekârlarımızda az rastlanan bambaşka bir eda, ayrı bir çeşni bulunur. Mistik ve romantik okulun tamamen dışında kalan Osman Nihat, kendi ruhundan başka hiçbir tesirin altına girmeyecek kadar saf ve temiz kalmış nağmelerinde, doğallıktan asla ayrılmamıştır.

Musiki kabiliyetinden başka her biri birer berceste mısra halinde dillerde dolaşan şiirleri de Osman Nihat’ın ayrı bir kıymetli tarafıdır.

Osman Nihat’a, Leon Hancıyan da ders vermeye başlar. Fakat, O aldığı her dersten sonra, öğrendiği usul ve makamda bir eser besteleyerek hocasına götürüyor; Leon Hancıyan Bey’i hayretten hayrete düşürüyordu. Basit güfteler üzerinde yaptığı bu beste denemeleri çok ümit verdiği için Leon Hancıyan, Ahmet Rasim nezdinde yeni bir teşebbüse girişti. Osman Nihat’ın dinleyici sıfatı ile dahi olsa İtalyan konservatuarlarından birine devam etmesinin çok yerinde bir hareket olacağını söyledi. Bu teşebbüsten bir netice çıkmayınca, sanatkâr, hayatını kazanmak için memuriyete atılmaya mecbur oldu.İstanbul maliye dairesinde tahakkuk memuru olarak işe başladı.
İlk bestesi “Ne müşkülmüş seni sevmek, sana yar olmak” güfteli Suzinak makamındaki şarkısıdır. Kendisinin söylediğine göre, dedesi bir gün yanına çağırarak bir şeyler okumasını söylemiş. Osman Nihat AKIN bu eserini okuyunca, çok beğenen Ahmet Rasim Bey, kimin olduğunu sormuş. Kendi eseri olduğunu söylemeye cesaret edemeyerek Hacı Arif Bey’in olduğunu söylemiş. Duygulanarak gözleri dolan Ahmet Rasim Bey;

“Böyle bir eseri ancak O yapabilir” diye söylenmiş.

Şarkısının beğenildiğinden cesaret alınca dedesine gerçeği anlatmış, buna çok kızan dedesi; “düzenbaz, yalancı” diyerek bastonla kovalamış. Osman Nihat gittikten sonra mecliste bulunanlar gerçeği kendisine kabul ettirmişler ancak bu olaydan sonra dede Rasim çok üzülmüştür.

Dürüstlüğü, açık sözlülüğü ve açık kalpliliği ile etrafında geniş bir muhit ve sempati yaratan sanatkârın rind meşrep bir hali vardı. Geniş ansiklopedik bilgisi sayesinde, her konuda yazılar, fıkralar, makaleler yazdığı gibi, kendine has olan zarif nükte ve buluşları ile basın âleminde de kendisine şöhret yapmaya muvaffak olmuş kalemlerimizden biriydi ve inandığı davaların müthiş savunucusu ve takipçisiydi.

Osman Nihat AKIN, Türk müziğini hor görenlere şu espriyi yapmıştır;
“Oğlan çocuğu doğacak diye evdeki kız çocuğunun gırtlağını mı sıkmak lazım!”

Osman Nihat gençlik yıllarında yolda bir kız görür. Güzel kıza vurulur ve peşinden gitmeye karar verir. Issız bir yerde yaklaşarak güzel nağmeler yağdırmaya başlar. Fakat kız hiç yüz vermemektedir. Ele avuca sığmayan Osman Nihat, işi kolay kolay bırakır mı? Nüktelere devam eder. Kız en sonunda hırçınlaşarak; “Yeter ha! Şimdi polise söylerim.” diye tehdit edince Osman Nihat, “Aman Hanımefendi etmeyin. Niye polise de bana değil?” der.

Zor problemleri basite indirgemek hususundaki kabiliyeti sayesinde İstanbul Üniversitesi’nde, ekonomi ve işletme ekonomisi konusundaki derslerinde, öğrenci camiasında büyük bir alaka ve sempati ile karşılandığı gibi klasik eğitim yerine, yaşanılan hayattan bulup çıkardığı örneklerle ders verişi, hocalık hayatındaki başarının sırlarından birini teşkil etmiştir.

Osman Nihat AKIN’ı musikişinaslığının yanı sıra müfettişlik ve yazarlık hayatından da tanıyoruz. Konservatuara gitme teşebbüsü başarılı olamayınca hayatını kazanmak için iş hayatına atılmaya karar veren Osman Nihat, Maliye’deki tahakkuk memurluğundan sonra PTT’de müfettiş yardımcısı olarak göreve başlamıştır.

Osman Nihat AKIN, bir gün bir PTT şubesine teftişe gider. Teftiş sonunda evrak üzerinden alınan netice ile kasa içindeki para birbirini tutmaz. 25 lira eksiktir. Osman Nihat Bey Müdüre, şubenin yan tarafındaki Mal Müdürlüğüne gitmesini, nihai sayımın onun tarafından yapılmasını ister. Mal Müdürü gelir sayım yapılır ve para tamam çıkar. Teftişte olumlu biter.

Aradan birkaç ay geçer. Teftiş odasında iken bir mektup gelir. Mektubu gönderen teftişe gittiği şube müdürüdür. Mektubu hem okur hem ağlar. Merakla oradakiler sorunca anlatır. Mektupta şöyle denilmektedir;

“Beni Mal Müdürünü çağırmaya gönderdiğinizde 25 lirayı cebinizden tamamladınız, haliyle kasa tamam çıktı. Evet, parayı ben almıştım. Hanımım çok hastaydı, ilaç ve doktor parası olarak harcayıp sonra iade edecektim. Siz aniden gelmiş oldunuz. Yerine koyamadım. Sizin ince ve hassas kalbiniz durumu anladı ki, bana mesele yaşatmadınız. Bu yüzden size minnettarım.”

Herkes duygulanır ve üstadı hararetle tebrik eder. Ancak daha sonra içlerinden biri vazifeyi suiistimal etti ve yolsuzluğa çanak tuttu diyerek üstlerine ispiyonlar. Üstadın karakteri herkesçe bilindiğinden herhangi bir şey yapılmamış ancak bu durum üstada çok koymuş olduğundan, “Bir ihtimal daha var. O da ölmek mi dersin?” isimli unutulmaz eserini bestelemiştir.

Tarihçi, yazar, şair, Darülfünun müderrisi olan Ahmet Refik ALTINAY ile Osman Nihat iyi arkadaşlardı, beraber tavla oynar ve Büyükada Dilburnu’nda beraber gezerlerdi.

Kader onları 1937 yılında ALTINAY’ın ölümüyle ayırdı. Bu duruma çok üzülen Osman Nihat AKIN, ALTINAY’ın birinci yıl döneminde yine Dilburnu’nda gezerken hislerini nağmeye döktü ve dilimizden düşmeyen,

“Yine bu yıl ada sensiz, içime hiç sinmedi
Dil’de yalnız dolaştım hep, gözyaşlarım dinmedi
Bende şaştım, nasıl oldu yüreğime inmedi
Dil’de yalnız dolaştım hep, gözyaşlarım dinmedi”

İsimli nihavent şarkıyı arkadaşının anısına besteledi.

Birçok sanatçı gibi Osman Nihat da İstanbul hayranıdır. Bilhassa Ada’lara sıklıkla giden bir sanatçı olarak birçok eserinde, Ada’ların mistik esintisini hissetmek mümkündür. Osman Nihat, etrafında bulunan insanlar tarafından çok sevildiği için her bestesinin beğeni kazanması kolay olur. Sevilen kişiliği eserlerine de yansır. Osman Nihat AKIN son görevi olan İstanbul Yüksek Denizcilik Okulunda Ekonomi öğretmenliği yaptığı sırada, 14 Ekim 1959 senesinde akciğer kanserine yenik düşerek sessizce bu dünyaya veda eder. Bestekârın, çoğu popüler olmuş, tanınmış, ses sanatkârları tarafından plaklara okunmuş 38 kadar şarkısı bilinmektedir. Hasta olduğunu öğrendiği dönemlerde kaleme aldığı bir eser vardır ki dinlerken çok hüzün verir.

Makamı:Hüzzam/ Güfte-Beste:Osman Nihat AKIN

“Seyre daldık gonca-i handan-ı bir ömür bitti
Bitmedi o bülbülün efganı bir ömür bitti
Çok tabipler ilaç verdi dil-i hasta-ı aşka
İnledi ney gibi dil-ü canı bir ömür bitti.”

Üstadın diğer tanınan ve beğenilen eserleri arasında;
“Bir güneş bahtıma, bir gün doğacaktır sanırım- Uşşak Makamı”
“Göze mi geldim sen mi unuttun – Nihavent Makamı”
“Körfezdeki dalgın suya bir bak göreceksin – Nihavent Makamı”
“O güzel başını göğsüme koysan – Kürdili Hicaz Makamı”
“Sensiz geçen her gün gecelerden de siyahtır – Nihavent Makamı”, sayılabilir.

Ahmet Arifi Bey

Müfettiş ve besteci (İstanbul 1856- Kayseri 1908). Babası ilmiye sınıfından Harputlu Mustafa Efendi’dir. Çok yönlü ve köklü bir öğrenim görmüştür. Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Rumca’nın yanı sıra Arapça ve Farsça öğrendi. Bestecilikten başka hattatlık ve gazetecilik de yaptı. Şiirler yazdı, yabancı dillerden çeviriler yaptı. Genç yaşta devlet hizmetine girdi, çeşitli yerlerde çalıştı ve bir süre de Takvim-i Vekayi gazetesinde müdürlük yaptı. İmparatorluğun önemli merkezlerinde Mutasarrıflık ve Mülkiye Müfettişliği görevlerinde bulundu. Bestelerinden en bilineni “Alemde ey serv-i semen” adlı rast aksak şarkıdır.

Cem ADALI

Cem ADALI 1951 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. 1973 yılında Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesinden mezun oldu.

1974-1976 yılları arasında DEVA ilaç fabrikasında imalat şefi olarak çalıştı. 1976’dan 1981 yılına kadar Sağlık Bakanlığı bünyesinde Müfettiş Eczacı olarak görev yaptı. 1981 yılında İstanbul Ümraniye’de açtığı eczanesindeki çalışmalarını hala sürdürmektedir.

İlk bestesi sözleri Ahmet Rasim Bey’e ait olan “Bivefasın sevgilim sen, vefalı olduğun halde” isimli hicaz şarkısıdır. “Şarkılar söylerdin bana gel diye” ve “Anlatmak öyle zor birkaç satırla bu sevda deftere kitaba sığmaz” isimli bestelerinde sahibidir.

Yararlanılan Kaynaklar:
www.musikiklavuzu.net
www.adanamusikidernegi.com
www.telekomculardernegi.ogr.tr
www.gaziantepsabah.com
www.biraz.gen.tr
www.cemadali.com

logo

Bilal Yücel / 657 Sayılı Kanunun Disiplin Hükümlerine Genel Bakış

I- GİRİŞ

Bilindiği üzere disiplin, esas itibariyle kurumsal yapılar için kullanılan bir kavramdır. Bu anlamda en büyük kurumsal yapı olan devlet içindeki düzeni koruyucu kurallar 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda (bundan sonra sadece Kanun veya DMK olarak kullanılacaktır) genel olarak yer almış, ayrıca özel kanunlarla da bazı kamu kurumları veya görevlileri için farklı disiplin düzenlemeleri getirilmiştir. Bunun anlamı, özel kanunlarla aksi kararlaştırılmış olmadıkça, DMK kapsamındaki tüm kamu görevlileri hakkında bu Kanunun disiplin hükümlerinin uygulanacağıdır. Tabii ki, özel sektör kurum ve kuruluşlarının da disiplin kuralları ve yaptırımları vardır. Ancak bu makalemizde, özel sektörün disiplin düzenlemelerine ve kamu görevlileri hakkında diğer kanunlarda yer alan özel disiplin hükümlerine değinilmeyecek, sadece DMK daki genel hükümlerden kaynaklanan sorunlar ele alınacaktır.
DMK da Devlet memurlarının disiplin hukuku ‘Disiplin’ başlıklı 7. Bölümünün 124-136 ncı maddelerinde düzenlenmiştir. Bu maddelerin içeriğinden de anlaşılacağı üzere, kamu hukukunda disiplin, kamu hizmetlerinin gereği gibi yerine getirilmesini sağlamak amacıyla konulmuş, uyulması veya uyulmaması idari cezai yaptırıma bağlanmış fiil ve haller ile bunların yaptırımlarını içeren kuralları ifade etmektedir. Kamu hizmetlerini yürüten görevlilerin bu görevlerini eksiksiz, dürüst ve kamu yararına uygun olarak yerine getirmelerini sağlamak amacıyla getirilen mekanizmalardan biri olan disiplin hükümleri, hizmetin iyi işlemesi yönünden varlığı zorunluluk arz eden düzenlemelerdendir.
İdare hukukunun önemli bileşenleri arasındaki disiplin hükümlerinin de, diğer yasal düzenlemelerde olduğu gibi, Anayasamızda yerini bulan evrensel hukuk prensiplerine aykırı olması düşünülemez. Konu suç ve ceza olunca, akla ilk gelen temel prensip Anayasamızın 38 inci maddesinde hayat bulan ‘kanunsuz suç ve ceza olmaz’ kuralıdır. Evrensel hukuktaki bu temel prensibi tamamlayan iki temel ilke ise ‘hukuki güvenlik’ ve ‘belirlilik’ ilkeleridir.
Anayasa Mahkemesi Kararlarında da atıfta bulunulduğu üzere, Anayasamızın 2 nci Maddesinde Devletin temel nitelikleri arasında sayılan hukuk devleti vasfı ‘hukuki güvenlik’ ve ‘belirlilik’ ilkelerine dayanmaktadır. Konuya ilişkin Anayasa mahkemesi kararına göre; “…hukuki güvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde Devlete güven duyabilmesini, Devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılabilir ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir.”.
Dolayısıyla Kanunlardaki; hak, görev, yetki, yükümlülük gibi sonuçlar doğuran hükümlerin mümkün olduğunca açık ve anlaşılabilir olması, sınırlarının ve ayrımlarının net olması hukuk devletinin gereğidir. Söz konusu Anayasa Mahkemesi Kararında da belirtildiği üzere, yasalarda en azından yargı kararlarıyla yorumlanabilecek somut kavramlara yer verilmelidir. Bu anlamda DMK nın disiplin hükümlerinde, yapılabileceklerin tamamının yapıldığını söylemek zordur. Kanunda, yasama organınca daha açık düzenlenmesi gereken konular ve kavramlar bulunmaktadır. Bu yasal boşluklar uygulamada tereddütlere, hatalı idari kararlara, yargı mercilerinin gereksiz meşguliyetine, bazen de suçluların cezasız kalmasına veya gerekenden hafif cezalar almasına yol açmaktadır. Bu noktadan hareketle, 657 sayılı Kanunda düzenlenmesine ihtiyaç duyulan ya da düzeltilmesinde yarar bulunan bazı konuları makalemin aşağıdaki başlıklarında ele alacağım.

II- KAVRAM SORUNU

657 sayılı Kanunda disiplin süreciyle ilgili olarak kullanılan kavramlara baktığımızda, bazı maddelerde disiplin ‘soruşturması’,  bazı maddelerde ise disiplin ‘kovuşturması’ kelimelerinin kullanıldığını görmekteyiz. Fakat Kanunda ‘Tanımlar’ başlıklı bir madde bulunmadığı için, Kanunun uygulamasında hangi kavramın ne manaya geldiği, ancak Türk Dil Kurumu sözlüğündeki açıklamasından başlamak suretiyle, Kanun içindeki yerine bakarak ve diğer hukuki metinlerden yararlanarak anlaşılabilecektir.
İlk olarak, 14.07.1965 tarih ve 657 sayılı Kanunda geçen “soruşturma” ve “kovuşturma” kelimelerinin Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlükteki tanımlarına (fiil halleriyle bağlantılı olarak) baktığımızda, bu kelimelerin sözlük anlamları şu şekildedir:
Soruşturma: “Bir sorunu açıklığa kavuşturmak amacıyla bir idari veya adli makamın yönettiği, ilgililerden ve tanıklardan bilgi toplama, konuyu inceleme işi, tahkik, tahkikat”
Soruşturmak: “Öğrenilmek istenilen şeyi birçok kişiye inceden inceye sormak, araştırmak”
Kovuşturma: “Kovuşturmak işi, takibat, takip”
Kovuşturmak: “Suçlu olduğu ileri sürülen biri için gerekli araştırma ve soruşturmayı yapmak, takip etmek”
Bu tanımlardan anlaşılacağı üzere, soruşturma ve kovuşturma kelimelerinin gündelik kullanımdaki anlamları pek farklı olmayıp, her ikisi de temelde araştırma anlamında kullanılmaktadır. İki kelime arasındaki ince ayrımlara dikkat edecek olursak, soruşturmanın daha sivil ve hafif, kovuşturmanın ise daha adli ve ağır olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu ayrımı hukukçu olmayanların günlük hayatlarında kullandığını görmek zordur.
İkinci olarak, Kanundaki kullanım yerlerine baktığımızda, disiplin ‘soruşturması’ olarak kullanılan maddeler (madde 127/a, 128, 129, 130, 134) ile disiplin ‘kovuşturması’ olarak kullanılan maddeler  (madde 80, 125, 127/b, 131, 145) arasında anlamlı bir ayrım yapmanın mümkün olmadığını görürüz. Bu durum, söz konusu kavramların kullanıldığı ifadelere bakıldığında kolaylıkla anlaşılabilir.
‘Soruşturma’ kavramı, Kanunun ilgili maddelerinde şu şekilde kullanılmıştır:
-Zamanaşımını düzenleyen Madde 127/a da, uyarma, kınama, aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezalarını gerektiren fiil ve halleri işleyenler hakkında, bu fiil ve hallerin işlendiğinin öğrenildiği tarihten itibaren da bir ay içinde disiplin soruşturmasına başlanmadığı takdirde disiplin cezası verme yetkisinin zamanaşımına uğrayacağı;
-Karar süresini düzenleyen Madde 128 de, disiplin amirlerinin uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezalarını soruşturmanın tamamlandığı günden itibaren 15 gün içinde vermek zorunda oldukları, kademe ilerlemesinin durdurulması cezasını gerektiren hallerde soruşturma dosyasının kararını bildirmek üzere yetkili disiplin kuruluna 15 gün içinde tevdi edileceği, disiplin kurulunun dosyayı aldığı tarihten itibaren 30 gün içinde soruşturma evrakına göre kararını bildireceği, memurluktan çıkarma cezası için disiplin amirleri tarafından yaptırılan soruşturmaya ait dosyanın memurun bağlı bulunduğu kurumun yüksek disiplin kuruluna tevdiinden itibaren azami altı ay içinde bu kurulca karara bağlanacağı;
-Yüksek disiplin kurullarının karar usulü ile memurun hakkını düzenleyen Madde 129 da, hakkında memurluktan çıkarma cezası istenen memurun soruşturma evrakını incelemek, tanık dinletmek, disiplin kurulunda sözlü veya yazılı olarak kendisi veya vekili vasıtasıyla savunma yapmak hakkına sahip olduğu;
-Savunma hakkını düzenleyen Madde 130 da, Devlet memuru hakkında savunması alınmadan disiplin cezası verilemeyeceği, soruşturmayı yapanın veya yetkili disiplin kurulunun 7 günden az olmamak üzere verdiği süre içinde veya belirtilen bir tarihte savunmasını yapmayan memurun savunma hakkından vazgeçmiş sayılacağı;
-Cezai kovuşturma ile disiplin kovuşturmasının bir arada yürütülmesini ve disiplin kurulları ile disiplin amirlerini düzenleyen Madde 134 te, disiplin ve soruşturma işlerinde kanunlarla verilen görevleri yapmak üzere Kurum merkezinde bir Yüksek Disiplin Kurulu ile her ilde, bölge esasına göre çalışan kuruluşlarda bölge merkezinde ve kurum merkezinde ayrıca Milli Eğitim Müdürlüklerinde birer Disiplin Kurulu bulunacağı;
-Görevden Uzaklaştırma konusunu düzenleyen Madde 137 de, görevden uzaklaştırma tedbirinin soruşturmanın herhangi bir safhasında da alınabileceği;
-Görevden uzaklaştıran amirin sorumluluğunu düzenleyen Madde 139 da, görevinden uzaklaştırılan Devlet memurları hakkında görevden uzaklaştırmayı izleyen 10 iş günü içinde soruşturmaya başlanmasının şart olduğu, memuru görevden uzaklaştırdıktan sonra memur hakkında derhal soruşturmaya başlamayan, keyfi olarak veya garaz veya kini dolayısıyla bu tasarrufu yaptığı, yaptırılan soruşturma sonunda anlaşılan amirlerin, hukuki, mali ve cezai sorumluluğa tabi oldukları;
-Görevden uzaklaştırma tedbirinin kaldırılmasını düzenleyen Madde 142 de, soruşturma sonunda disiplin yüzünden memurluktan çıkarma veya cezai bir işlem uygulanmasına lüzum kalmayan Devlet memurları için alınmış olan görevden uzaklaştırma tedbirinin derhal kaldırılacağı;
-Memurun göreve tekrar başlatılması zorunlu olan halleri düzenleyen Madde 143 te, soruşturma veya yargılama sonunda yetkili mercilerce hangi tür kararların kesinleşmesi üzerine haklarındaki görevden uzaklaştırma tedbirinin kaldırılacağı;
-Görevden uzaklaştırma tedbirinin kaldırılmasında amirin takdirini düzenleyen Madde 144 te, belirtilen memurlar hakkındaki görevden uzaklaştırma tedbirinin, Devlet memurunun soruşturmaya konu olan fiillerinin hizmetlerini devama engel olmadığı hallerde her zaman kaldırılabileceği hüküm altına alınmıştır.
‘Kovuşturma’ kavramı, Kanunun ilgili maddelerinde şu şekilde kullanılmıştır:
-Bilgilerini artırmak üzere dış memleketlere gönderilme esaslarını düzenleyen Madde 80 de, yurt dışına gönderilenler hakkındaki disiplin kovuşturmasının ne suretle yapılacağının bir yönetmelikle düzenleneceği;
-Disiplin cezalarının çeşitleri ile ceza uygulanacak fiil ve halleri düzenleyen Madde 125 son fıkrasında, maddenin önceki fıkralarında yazılı disiplin kovuşturmasının yapılmış olmasının, fiilin genel hükümler kapsamına girmesi halinde, sanık hakkında ayrıca ceza kovuşturması açılmasına engel teşkil etmeyeceği;
-Zamanaşımını düzenleyen Madde 127/b de, memurluktan çıkarma cezasın gerektiren fiil ve halleri işleyenler hakkında, bu fiil ve hallerin işlendiğinin öğrenildiği tarihten itibaren altı ay içinde disiplin kovuşturmasına başlanmadığı takdirde disiplin cezası verme yetkisi zamanaşımına uğrayacağı;
-Cezai kovuşturma ile disiplin kovuşturmasının bir arada yürütülmesi halini düzenleyen Madde 131 de, aynı olaydan dolayı memur hakkında ceza mahkemesinde kovuşturmaya başlanmış olmasının disiplin kovuşturmasını geciktiremeyeceği;
-Görevden uzaklaştırma süresini düzenleyen Madde 145 te, görevden uzaklaştırmanın bir disiplin kovuşturması icabından olduğu takdirde en çok 3 ay devam edebileceği, hüküm altına alınmıştır.
Yukarıdaki hükümler birlikte değerlendirildiğinde, ‘soruşturma’ ve ‘kovuşturma’ kavramlarının sadece 127 nci maddede farklı haller için kullanıldığı, diğer bütün maddelerde ise araştırma ve inceleme içerikli tüm halleri kapsamak üzere kullanıldıkları görülmektedir. Dolayısıyla, söz konusu kavramlar arasında anlamlı bir kullanım ayrımından söz edilemez. Ancak söz konusu hükümlerin tamamı dikkate alındığında, Kanundaki hakim kullanımın disiplin soruşturması yönünde olduğu anlaşılmaktadır.
Üçüncü olarak, ‘soruşturma’ ve ‘kovuşturma’ kavramlarının diğer kanunlardaki kullanımlarına bakacak olursak, bu konudaki en önemli kaynağın Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) olduğunu görürüz.  Bu kavramların CMK nın ‘Tanımlar’ başlıklı 2 nci maddesindeki karşılıkları şu şekildedir:
“e) Soruşturma: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi,
f) Kovuşturma: İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi,
…..
İfade eder.”
Bu tanımlardan anlaşılacağı üzere CMK da; ‘soruşturma’ kavramı Cumhuriyet savcıları tarafından mahkeme öncesi aşamada yapılan araştırma faaliyetlerini ifade etmekte, ‘Kovuşturma’ kavramı ise adli sürecin mahkeme ayağı için kullanılmaktadır.
‘Soruşturma’ ve ‘kovuşturma’ kavramlarının yer aldığı her iki Kanunu (DMK ve CMK) birlikte değerlendirdiğimizde, 1965 yılında çıkarılan DMK da olmayan anlam farkının, 2004 yılında çıkarılan CMK ile hukuk alanında tesis edildiği ortaya çıkmaktadır.
Dolayısıyla, adli ve idari hukuktaki bu gereksiz anlam farklılığını ortadan kaldırmak için, DMK nın disiplin hükümlerindeki kovuşturma ifadelerinin de soruşturma olarak değiştirilmesinde fayda vardır. Bu değişiklik CMK daki ayrımla amaçlanan kullanıma da uygun olacaktır. Bu noktada, sadece Devlet memurluğundan çıkarma cezası için sürecin ‘kovuşturma’ kavramı ile ifade edileceği bir ayrım yapılabileceği akla gelse de, özellikle cezanın disiplin sürecinin son aşamasında netleştiği ve verildiği göz önüne alındığında, böyle bir ayrımın anlamlı ve mümkün olmayacağı anlaşılacaktır.
Bu önerimize uygun olarak, DMK nın disipline ilişkin farklı maddelerinde geçen ‘soruşturma’ veya ‘kovuşturma’ kavramlarının farklı durumları ifade etmek üzere kullanılmaması sebebiyle, makalemizde hem CMK daki tanıma hem de yerleşik kullanıma uygun olarak sadece ‘disiplin soruşturması’ ifadesi kullanılmıştır.

III- DİSİPLİN HÜKÜMLERİNE GENEL BAKIŞ

Kanundaki disiplin düzenlemelerinin amacı ve temel işleyiş mantığı 124 üncü maddenin ikinci fıkrasında şu şekilde açıklanmıştır: “Kamu hizmetlerinin gereği gibi yürütülmesini sağlamak amacı ile  kanunların,  tüzüklerin  ve yönetmeliklerin  Devlet memuru  olarak  emrettiği ödevleri yurt içinde veya dışında yerine getirmeyenlere, uyulmasını zorunlu kıldığı hususları yapmayanlara, yasakladığı işleri yapanlara durumun niteliğine ve ağırlık derecesine göre 125 inci maddede sıralanan disiplin cezalarından birisi verilir.”. Konuya ilişkin bir Danıştay Kararlarında “Disiplin cezaları, kamu hizmetinin gereği dibi yürütülebilmesi bakımından kamu görevlilerinin mevzuat uyarınca yerine getirmek zorunda oldukları ödev ve sorumlulukları ifa etmemeleri veya mevzuatta yasaklanan fiillerde bulunmaları durumunda uygulanan yaptırımlar olup…” denilmek suretiyle, Kanunda öngörülen amacın gerçekleşmesini sağlamada temel yaptırımın disiplin cezaları olduğu belirtilmiştir. Bu bakımdan disiplin konusu iki ayrı yönüyle ele alınabilir; birincisi yaptırımı ifade eden ‘ceza’ yönü, ikincisi süreci ifade eden ‘soruşturma’ yönü.
Konunun ‘ceza’ yönü Kanunun 125 inci maddesinde düzenlenmiştir. Bu Kanuna göre yürütülecek disiplin soruşturmaları sonunda verilebilecek ceza türleri  “Disiplin cezalarının çeşitleri ile ceza uygulanacak fiil ve haller” başlıklı 125 inci maddede sayılarak sınırlanmasına karşın, cezayı gerektiren fiil ve haller için böyle bir sınırlama getirilmemiş, bunun yerine “Yukarıda sayılan ve disiplin cezası verilmesini gerektiren fiil ve hallere nitelik ve ağırlıkları itibariyle benzer eylemlerde bulunanlara da aynı neviden disiplin cezaları verilir” denilmek suretiyle konu yoruma açık bırakılmıştır. Konuya ilişkin bir Anayasa Mahkemesi kararında  “İdarenin faaliyetleri çok çeşitli, karmaşık ve değişken olduğundan disiplin cezasını gerektirecek fiillerin tümünün kanunda tek tek belirlenmesi güçtür” denilerek bu durumun Anayasamızdaki kanunla düzenleme ilkesine aykırı olmadığı ifade edilmiştir. Ancak, konunun doğasından kaynaklanan bu yoruma açıklık, uygulamada ister istemez bazı tereddütleri ve farklılıkları da beraberinde getirmektedir.
Konunun ‘soruşturma’ yönüne ise Kanunun 124, 127, 130 ve 134 üncü maddelerinde değinilmiştir. Birbirini takip etmeyen madde numaralarından da anlaşılacağı üzere, bu maddelerde yer alan soruşturma sürecine ilişkin hükümler Kanunda derli toplu değil, diğer usul hükümleri arasında dağınık bir şekilde bulunmaktadır. Örneğin, disiplin soruşturması sürecini başlatacak disiplin amirlerinin nasıl belirleneceği Kanunun “Disiplin amiri ve disiplin cezaları” başlıklı 124 üncü maddesinde düzenlenirken, bu disiplin amirlerinin tayin ve tespitinde uygulanacak esaslar ile bunların yetki ve sorumlulukları gibi hususların Bakanlar Kurulunca çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği “Disiplin kurulları ve disiplin amirleri” başlıklı 134 üncü maddede belirtilmiştir. Ancak daha da önemlisi Kanunda, disiplin soruşturmalarının başlatılma ve bitirilme sürelerinin yer aldığı “Zamanaşımı” başlıklı 127 nci madde ile savunma hakkının kullanımında verilmesi gereken asgari süreyi gösteren “Savunma hakkı” başlıklı 130 uncu maddedeki sınırlı düzenlemeler dışında, disiplin soruşturmasının yürütülme tarzına ilişkin başkaca bir hüküm bulunmayışıdır. Diğer deyişle, yasa koyucu Kanunda sadece disiplin amirlerine ve bazı sürelere ilişkin düzenlemeler yapmış, bunun dışında sürecin içini boş bırakmıştır.
Kanundaki diğer maddeler (126-129, 131-133,136) ise, disiplin cezası vermeye yetkili amir ve kurulların karar alma şekil ve süreleri ile kararın kesinleşmesi ve uygulanmasına, sonrasında da sicilden silinmesine ilişkindir. Yukarıdaki ayrıma göre ifade edecek olursak, diğer maddeler de konunun ceza yönüne ilişkin olup, soruşturma sürecine dair hükümler içermemektedir.
Bu nedenle, Kanunun mevcut maddelerinin içerikleri göz önüne alınarak disiplin hükümlerinin yeni başlıklar altında toplanmasında ve bunların da disiplin sürecinin işleyiş aşamalarına uygun bir madde sıralamasına konulmasında, bu arada disiplin soruşturmasının yapılma usulüne ilişkin olarak aşağıda değineceğimiz önemli eksikliği giderecek yeni bir madde eklenmesinde yarar vardır. Bu amaçla Kanunun disiplin hükümleri şu madde başlıkları altında toplanabilir:
Madde 124- Disiplin amirleri ve disiplin kurulları (‘Disiplin amiri ve disiplin cezaları’ başlıklı 124 üncü madde, ‘Disiplin kurulları ve disiplin amirleri’ başlıklı 134 üncü madde ve ‘Disiplin cezası vermeye yetkili amir ve kurullar’ başlıklı 126 ncı maddenin birleşimi)
Madde 125- Disiplin cezalarının çeşitleri ile ceza uygulanacak fiil ve haller
Madde 126- Disiplin soruşturması (‘Zamanaşımı’ başlıklı 127, ‘Savunma hakkı’ başlıklı 130, ‘Cezai kovuşturma ile disiplin kovuşturmasının bir arada yürütülmesi’ başlıklı 131 inci maddeleri de içine alan yeni madde)
Madde 127- Disiplin cezalarının verilmesi ve kesinleşmesi (‘Karar süresi’ başlıklı 128 ve ‘Yüksek disiplin kurullarının karar usulü, memurun hakkı’ başlıklı 129 uncu maddelerin birleşimi)
Madde 128- Disiplin cezalarının uygulanması ve sicilden silinmesi (‘Uygulama’ başlıklı 132, ‘Disiplin cezalarının bir süre sonra özlük dosyasından silinmesi’ başlıklı 133, ‘İtiraz’ başlıklı 135 ve ‘İtiraz süresi ve yapılacak işlem’ başlıklı 136 ncı maddelerin birleşimi)

IV- SORUŞTURMA SÜRECİNDEKİ BELİRSİZLİKLER

1. Kanunda soruşturma sürecine ilişkin hüküm bulunmaması
Bir önceki bölümde genel olarak değindiğimiz üzere; Kanunun 126 ncı maddesinde,   125’inci maddede sayılan; uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezalarının disiplin amirleri tarafından; kademe ilerlemesinin durdurulması cezasının memurun bağlı olduğu kurumdaki disiplin kurulunun kararı alındıktan sonra atamaya yetkili amirler, il disiplin kurullarının kararına dayanan hallerde Valiler tarafından; Devlet memurluğundan çıkarma cezasının ise amirlerin bu yoldaki isteği üzerine memurun bağlı bulunduğu kurumun yüksek disiplin kurulu kararı ile verileceği öngörülmüş, ancak, suç teşkil eden fiilleri, cezalarını ve bu cezaları verecek amir ve makamları gösteren Kanun, bu suçların soruşturulma sürecini düzenlemeden bırakmıştır.
Daha açık bir ifadeyle, Kanunda; disiplin soruşturması açmaya yetkili makamın başlıca görev ve yetkilerinin neler olduğu, yetkili makamın soruşturmacı görevlendirmesini nasıl yapacağı (soruşturma onayı), disiplin soruşturmasını yapmakla kimlerin görevlendirilebileceği, soruşturmacının yetkilerinin neler olduğu, soruşturma sürecinin konu ve kişiler bakımından kapsamı, hakkında soruşturma yapılanın vekil olmasının veya fiilden sonra terfi etmiş ya da kurum değiştirmiş olmasının sürece etkisi, soruşturma raporunda yer alması gereken asgari bilgiler ve raporun sonuç kısmında nasıl bir öneride bulunulması gerektiği gibi temel konularda neredeyse hiç düzenleme bulunmamaktadır. Halbuki bu konular benzer bir mevzuat olan 4483 sayılı Memurlar ve Diğer kamu Görevlilerinin yargılanması Hakkında Kanunda daha açık düzenlenmiştir. Nitekim Danıştayın konuya ilişkin bir kararında  Kanundaki bu boşluk şu şekilde ifade edilmiştir: “657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda disiplin soruşturmasını yapacak kişilerin kimler olacağı konusunda açık hüküm olmamakla beraber soruşturmacının soruşturulan kişinin üstü, bu mümkün değilse dengi statüsünde olan muhakkikçe yürütülmesi gerektiği yargısal içtihatlarla kabul edilmiştir”.
Kanunda disiplin soruşturması özel olarak ve açıkça düzenlenmediği için, yönetmeliğin Anayasal tanımı gereği, disiplin soruşturması sürecinin işleyişi konusunda genel bir yönetmelik çıkarılamamıştır. Bu engel emsal yargı kararlarından açıkça anlaşılabilir. Örneğin Danıştay bir Kararında, Türk Standartları Enstitüsü Personel Yönetmeliğindeki ‘Disiplin Cezaları’ maddesine dayanılarak verilen bir disiplin cezasını  “…Kanun ve Yönetmeliğin ilgili maddelerinin değerlendirilmesinden, 132 sayılı TSE Kuruluş Kanununda disiplin cezalarının belirlenmediği, Yönetmeliklerin düzenlenmesine gerekçe olan 14 üncü maddesinde ise; disiplin cezalarına yönetmelikle düzenlenecek konular arasında yer VERİLMEDİĞİ AÇIKTIR. Bu nedenle … yasadan kaynaklanmayan bir yönetmelikle düzenlenmesinin hukuka aykırı olduğu sonucuna varıldığından…” demek suretiyle, verilen disiplin cezasının yer aldığı yönetmeliğin Kanunundan alınan yetkiye dayanmadığı gerekçesiyle iptal edilmiştir. Dolayısıyla, mevcut hukuki tablonun doğal bir sonucu olarak, uygulamada standart bir disiplin soruşturması süreci ve raporu görmek mümkün değildir.
Bu nedenle, disiplin soruşturmasına ilişkin olarak yukarıda dile getirilen eksikliklerin, Kanunun disiplin hükümleri arasına konulacak ‘soruşturma’ başlıklı özel bir madde ile giderilmesinde fayda bulunmaktadır. Bu amaçla Kanuna eklenecek maddede; disiplin soruşturmasının başlatılmasından yürütülmesine ve bitirilip raporun teslimine kadar olan sürecin temel esasları düzenlenmelidir. Eklenecek maddenin son fıkrasında konuya ilişkin diğer hususların yönetmelikle düzenleneceği belirtilmeli ve bu yasa değişikliğinden sonra çıkarılacak özel yönetmelikte disiplin soruşturmasının usulleri gösterilerek, süreç standardize edilmelidir.

2. Üst Disiplin Amirinden Soruşturmacı Görevlendirmesinin İstenmesi Halinde Zamanaşımı riski
Disiplin Kurulları Ve Disiplin Amirleri Hakkında Yönetmeliğin “Disiplin Amirlerinin sorumlulukları”  başlıklı 19 uncu maddesi gereğince, disiplin amirleri “Memurların uyarma, kınama, aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması ve memurluktan çıkarma cezalarından biriyle cezalandırılması gereken disipline aykırı davranışlarını öğrendikleri tarihten itibaren kanunen belli süreler içinde disiplin soruşturmasını başlatarak; gerekli cezayı uygulayarak, disiplin cezası verme yetkisinin zaman aşımına uğramasını önlemek” zorundadırlar. Ancak disiplin amirleri bu sorumluluklarının gereğini yerine getirirken bazı güçlüklerle karşılaşmaktadır.
Özellikle taşrada disiplin soruşturması yapabilecek ehliyette eleman bulunamaması veya mevcutların mahalli gerekçelerle tercih edilmeyip merkezden soruşturulanlarla daha önce karşılaşmamış bir soruşturmacı talep edilmesi halinde, ister istemez bir zaman sorunu yaşanmaktadır. Merkezdeki disiplin amirince soruşturmacı görevlendirilene kadar geçen zamanın sorun teşkil etmesinin sebebi, Kanunun ‘zamanaşımı’ başlıklı 127’nci maddesindeki bir ay (memurluktan çıkarma cezasında altı ay) içinde disiplin soruşturmasına başlanmadığı takdirde disiplin cezası verme yetkisinin zamanaşımına uğrayacağı yolundaki hükümdür.
Konuya ilişkin bir Danıştay Kararlarında , birinci derece disiplin amirinin (Hastane Başhekiminin) öğrenmiş olduğu disiplin cezasını gerektiren fiil veya hali, öğrendikten sonraki bir aylık süre içinde üst disiplin amirine (İl Sağlık Müdürü) bildirmiş olması yeterli görülmemiş ve olayın intikal ettirildiği Bakan (Sağlık Bakanı) tarafından verilen soruşturma onayı ile yapılan soruşturma sonucu uygulanan disiplin cezası “disiplin soruşturma zamanaşımı geçtikten sonra alınan olura dayanılarak soruşturma yapılmış olması” sebebiyle bozulmuştur.
Benzer bir zamanaşımı riski, birinci derecedeki disiplin amirinin öğrenip de işlem yapmadığı bir konudan, sonradan (örneğin birinci derece disiplin amirinin işlem yapmaması üzerine şikayetçinin üst disiplin amirine müracaat etmesiyle) haberdar olan üst disiplin amirince (örneğin bakanlık teftiş kuruluna bildirilen durumda bakan onayı alınarak) disiplin soruşturması açılması ya da açılmasının birinci derece disiplin amirinden istenmesi halinde de vardır. Nitekim bir Kararında Danıştay, şikayet ettiği memur hakkında disiplin soruşturması açmayan disiplin amirini kurum başkanlığına şikayet eden şikayetçinin başvurusu üzerine, birinci derece disiplin amirinin kararını yerinde bulmayarak disiplin soruşturması açılmasını isteyen başkanlık yazısı üzerine açılan disiplin soruşturmasını zamanaşımı yönünden iptal etmiştir.
Kanunun mevcut haliyle bu sorun ancak, taşradaki birinci derece disiplin amirince bir taraftan disiplin soruşturması onayı verilip mahallinde disiplin soruşturması başlatılırken, diğer taraftan Bakanlık merkezinden müfettiş görevlendirilmesinin istenmesi ve merkezden görevlendirilecek müfettişin devam etmekte olan disiplin soruşturmasına dahil olarak süreci mahalli soruşturmacıyla birlikte tamamlamaları suretiyle aşılabilir. Fakat idarenin ihtiyaçları doğrultusunda bulunacak asıl kalıcı çözüm; fiilin sıralı disiplin amirlerince üst disiplin amirlerine süresi içinde bildirilerek soruşturmacı talep edilmesi halinde sürecin zamanaşımı sorunu olmadan devamını sağlayacak; şikayeten başvurularda ise üst disiplin amiri bakımından zamanaşını süresinin kendisine başvurulduğu tarihten itibaren başlamasını sağlayacak bir yasa değişikliğinin yapılmasıdır.
3. Araştırma inceleme yaptırılması halinde zamanaşımı riski
Disiplin amirlerine bildirilen ihbar ve şikayetlerin tamamı için doğrudan disiplin soruşturması açılması, hem idarenin gereksiz zaman ve kaynak kaybına hem de memurun geçireceği yersiz soruşturma süreciyle moralinin bozulmasına yol açacaktır. Bu nedenle uygulamada idareler disiplin soruşturması açmadan önce genellikle bir araştırma yaparak kendilerine ulaşan bildirimin doğruluğunu görmek ister. Yapılacak araştırmanın eldeki bulguların ciddiyetini doğrulaması halinde disiplin soruşturması başlatılır, aksi halde memur hakkında başkaca işlem yapılmaz.
Fakat idareye gelen bildirimden sonra disiplin amiri bir ay içinde araştırma ve inceleme başlatsa da, görevlendirme onayında ‘disiplin soruşturması’ ifadesi bulunulmadığı sürece bu işlem idari yargı kararlarında disiplin soruşturması sayılmadığı için, disiplin soruşturması yapılabilmesi, araştırma ve inceleme sırasında zamanaşımına uğramaktadır. Bunun tek istisnası, idareye gelen bildirimde (ihbar, şikayet veya başka bir kurum yazısı gibi) disiplin soruşturmasına konu fiil veya kişilerin yeterince açık olmaması halidir. Sadece bu gibi hallerde, soruşturulacak kişinin veya fiilin açıklığa kavuşturulması amacını taşıyan araştırma ve incelemeler sonucunda, disiplin soruşturmasına konu olacak fiili ve işleyeni netleştiren raporun disiplin amirinin bilgisi dahiline girdiği tarih, disiplin soruşturması zamanaşımının başlangıç tarihi sayılabilmektedir.
Bununla birlikte, uygulamada önemli bir işlev gören araştırma ve inceleme faaliyetinin Kanunda düzenlenmeden bırakılması, zamanaşımı riskini artırdığı gibi, yargı yerlerindeki ihtilafların çoğalmasına da yol açmaktadır. İdarece yaptırılacak araştırma ve incelemelerin disiplin soruşturması zamanaşımı riski doğurmaması ve yargı yerlerinin gereksiz meşgul edilmemesi amacıyla, yasal bir düzenlemeyle, disiplin soruşturmasıyla aynı başlama ve karar sürelerine (madde 127 ve 128) tabi olmak koşuluyla idareye disiplin soruşturması açmadan önce araştırma ve inceleme yaptırabilme imkanı getirilmelidir.

V- MÜFETTİŞLER VE DİĞER DENETİM ELEMANLARININ KONUMU

Bu Kanunla müfettişe veya diğer denetim elemanlarına verilen özel bir yetki bulunmamaktadır. Müfettişlerin buradaki konumları, diğer görevleri sırasında bilgi sahibi oldukları disiplin suçlarını ilgili disiplin amirlerine bildirmekten ya da disiplin cezası vermeye yetkili amirler tarafından gönderilen ve usulüne uygun görevlendirmeyle başlanan disiplin soruşturmasını yaparak, varsa gerekli disiplin cezasını önermekten ibarettir.
Kanunen, disiplin soruşturması yapmakla görevlendirilmemiş olan bir müfettişin, teftiş veya inceleme sırasında ya da başka şekillerde tespit ettiği ve disiplin suçu oluşturduğu kanaatiyle disiplin amirlerine ilettiği  “disiplin soruşturması açılması” veya “disiplin cezası verilmesi” yönündeki önerisine, disiplin amirleri veya kurulları tarafından uyulma zorunluluğu bulunmamaktadır. Bununla birlikte, en azından ihbar mahiyetinde olan bu bildirimin, disiplin amirlerince değerlendirilerek konunun tetkiki gerektiği, aksi halde disiplin amirlerinin de sorumluluk altında kalabileceği açıktır.
Bu nedenle Kanunda, denetim birimlerinden gelen disiplin soruşturması açılması yönündeki taleplerin disiplin amirleri bakımından bağlayıcı olmasını sağlayacak bir düzenleme yapılması yararlı olacaktır.

VI- DİSİPLİN SORUŞTURMASI RAPORLARININ BAĞLAYICILIĞI

Disiplin soruşturması yapmakla görevlendirilmiş bir müfettişin (veya başka bir soruşturmacının) yazdığı disiplin soruşturması raporunda yer alan önerilerin, disiplin amirlerini bağlayıp bağlamayacağı konusunda, Kanunda açıklık bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu hususun, Kanundaki disiplin hükümlerden hareketle, disiplin suçunu oluşturan fiil veya halin gerektirdiği disiplin cezaları itibariyle ayrı yorumlanması gerektiği kanaatindeyiz:
a) Uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezaları bakımından, Kanunun ne “disiplin cezası vermeye yetkili amir ve kurullar” başlıklı 126’ncı maddesinde, ne de “Karar süresi” başlıklı 128’inci maddesinde, bu cezaları vermeye yetkili disiplin amirlerinin, disiplin soruşturması raporuna uymaları gerektiği sonucunun çıkarılabileceği hiçbir ifade bulunmamaktadır.
Nitekim bir Danıştay Kararında, soruşturma sonucunda kınama cezası önerilen memura aylıktan kesme cezası veren bakanın tasarrufuna karşı açılan davada “Disiplin amirleri, soruşturmacılar tarafından önerilen disiplin cezasını aynen uygulama durumunda değildir” denilmek suretiyle, bu husus yüksek yargıda açıkça kabul edilmiştir.
b) Kademe ilerlemesinin durdurulması cezasında ise durum farklıdır. Kanunun 126’ncı maddesinde “kademe ilerlemesinin durdurulması cezası, memurun bağlı olduğu kurumdaki disiplin kurulunun kararı alındıktan sonra, atamaya yetkili amirler, il disiplin kurullarının kararına dayanan hallerde Valiler tarafından verilir” denildiği için, bu cezayı verecek olan atamaya yetkili amirler ile valilerin yetkileri şeklen var olmakta, iradeleri disiplin kurulu kararı ile bağlanmış bulunmaktadır.
Doğal olarak hemen, disiplin raporlarındaki önerilerin disiplin kurullarını bağlayıcılığı sorusu akla gelecektir. Bu noktada, Kanunun 128’inci maddesindeki, “Kademe ilerlemesinin durdurulması cezasını gerektiren hallerde soruşturma dosyası, kararını bildirmek üzere yetkili disiplin kuruluna 15 gün içinde tevdi edilir. Disiplin kurulu, dosyayı aldığı tarihten itibaren 30 gün içinde soruşturma evrakına göre kararını bildirir” hükmü devreye girmektedir. Kanaatimizce, soruşturma evrakına göre karar almak yükümlülüğünde olan disiplin kurulunun, disiplin soruşturması raporundaki önerileri, raporda hata bulunması hali haricinde dikkate almaması mümkün bulunmamaktadır.
c) Devlet memurluğundan çıkarma cezasında durum daha da farklıdır. Kanunun 126’ncı maddesindeki “Devlet memurluğundan çıkarma cezası amirlerin bu yoldaki isteği üzerine, memurun bağlı bulunduğu kurumun yüksek disiplin kurulu kararı ile verilir” hükmü uyarınca, amirlerin bu cezadaki işlevi sadece soruşturma açmak ve raporu yüksek disiplin kuruluna ileterek ceza isteminde bulunmaktan ibarettir.
Hatta, Kanunun 128’inci maddesindeki “Memurluktan çıkarma cezası için disiplin amirleri tarafından yaptırılan soruşturmaya ait dosya, memurun bağlı bulunduğu kurumun yüksek disiplin kuruluna tevdiinden itibaren azami altı ay içinde bu kurulca karara bağlanır” hükmü, amirin, disiplin soruşturmasına ilişkin yetkilerini de sınırlayıcı mahiyettedir. Bu maddedeki ifade tarzından, disiplin amirlerinin, memurluktan çıkarma cezasını, elindeki deliller ne kadar inandırıcı ve yeterli olursa olsun doğrudan öneremeyecekleri; ancak soruşturma ‘yaptırdıktan’ sonra önerebilecekleri, kabul edilmelidir. Diğer deyişle, kanun koyucunun bu suça ilişkin olarak disiplin amirlerine bizzat soruşturma yapma yetkisi bile bırakmadığı söylenebilir.
Kanunda, önemine binaen diğer disiplin cezalarından çok farklı bir süreçle düzenlenen ve mutlaka devreye bir ‘soruşturmacı’ girmesi gereken ‘Devlet memurluğundan çıkarma’ cezasını gerektiren fiillere ilişkin soruşturmaların ayrıca düzenlenmesi ve bu soruşturmalarda ‘herhangi bir unvandan’ soruşturmacı görevlendirilebilmesinin önlenmesi yerinde olacaktır. Bu görevin, soruşturma konusunda ihtisas sahibi olan müfettişlere ve diğer denetim elemanlarına verilmesine ilişkin bir yasal düzenleme yapılması, hem cezanın önemiyle paralel, hem de hakkında disiplin soruşturması yapılan memuru ve yüksek disiplin kurulunu rahatlatıcı bir düzenleme olacaktır.
Bakanlıkların Yüksek Disiplin Kurullarına gelen Devlet memuriyetinden çıkarılma istemli dosya sayısına bakıldığında, bu suça ilişkin disiplin soruşturmalarının tamamının teftiş kurullarına gelmesi halinde, altından kalkılamayacak bir iş yükü yaratmayacağı görülecektir.

VII- DİSİPLİN CEZALARINDAKİ BAZI YETERSİZLİKLER

1. Gerçeğe aykırı rapor ve belge düzenlemek fiilinin cezasındaki çelişki
657 sayılı Kanunun 125. Maddesinin birinci fıkrasının D-f bendinde kademe ilerlemesinin durdurulması cezasını gerektiren fiil ve haller arasında “Gerçeğe aykırı rapor ve belge düzenlemek” ifadesi yer almaktadır. Fakat 657 sayılı Kanunun 48/A-5 maddesinde “sahtecilik” suçlarından mahkûm olmamak da, devlet memurluğuna alınacaklarda aranacak genel şartlar arasında sayılmıştır. Bu durumda, sahtecilik nedeniyle disiplin soruşturması geçirerek kademe ilerlemesinin durdurulması cezası alan bir Devlet memuru, ceza soruşturması tamamlanıp bu fiilin TCK daki karşılığı olan (Madde 204, Madde 207) belgede sahtecilik suçundan hüküm giydikten sonra, memurluğa atanma şartlarını kaybettiği için aynı Kanunun 98/b maddesi gereğince memuriyetine son verilecektir.
Diğer taraftan, 657 sayılı Kanunun 125 inci maddesinin birinci fıkrasının E-g bendinde ise, Devlet memurluğundan çıkarma cezasını gerektiren fiil ve haller arasında “g) Memurluk sıfatı ile bağdaşmayacak nitelik ve derecede yüz kızartıcı ve utanç verici hareketlerde bulunmak” sayılmıştır. Bu maddede geçen ‘yüz kızartıcı suç’ kavramı kanunlarımızda tanımlanmamış, ancak Anayasamızın bir maddesinde belli suç türleri bu isim altında gruplandırılarak sayılmak suretiyle, bu kavrama açıklık getirilmiştir. Anayasamızın konuya ilişkin maddesi şu şekildedir:
“B.  Milletvekili seçilme yeterliliği
Madde 76 – Yirmibeş yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir.(1)
En az ilkokul mezunu olmayanlar, kısıtlılar, yükümlü olduğu askerlik hizmetini yapmamış olanlar, kamu hizmetinden yasaklılar, taksirli suçlar hariç toplam bir yıl veya daha fazla hapis ile ağır hapis cezasına hüküm giymiş olanlar; zimmet, ihtilas, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlarla, kaçakçılık, resmi ihale ve alım satımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarını açığa vurma, (Değişik ibare: 27/12/2002-4777/1 md.) terör eylemlerine katılma ve bu gibi eylemleri tahrik ve teşvik suçlarından biriyle hüküm giymiş olanlar, affa uğramış olsalar bile milletvekili seçilemezler. …”
Yukarıdaki Anayasa hükmünden de anlaşılacağı üzere, sahtecilik yüz kızartıcı suçlar arasındadır. Bu durumda, her ne kadar sahteciliğin bir türü olan “Gerçeğe aykırı rapor ve belge düzenlemek” fiili 125 inci maddenin D/f bendinde kademe ilerlemesinin durdurulması cezasını gerektiren fiiller arasında sayılsa da, sahtecilik suçunu işleyenlerin aslında aynı maddenin birinci fıkrasının E-g bendi uyarınca Devlet memurluğundan çıkarma cezasıyla cezalandırılması gerektiği sonucuna da ulaşılmaktadır.
657 sayılı Kanunun 125 inci maddesinin uygulamasında, aynı fiilin farklı yorumlarına getirilen gerekçeler şu şekildedir: Birincisi; kanun koyucunun bir alt cezada (D-f) sahtecilik fiilini ‘açıkça’ belirtmiş olması karşısında, disiplin sürecinde idarenin yorum yoluna gitmesinin doğru olmayacağı ve daha ağır cezayı (E-g) uygulayamayacağı savıdır. İkincisi, sahtecilik Anayasada açıkça yüz kızartıcı suçlar arasında sayıldığı ve yerleşik içtihatlarda da yüz kızartıcı suçlardan kabul edildiği için, bu fiilin doğrudan E-g bendi kapsamında olduğu savıdır.
Dolayısıyla, adli aşamada mahkumiyet alınmadığı hallerde, sahtecilik fiilinin disiplin sürecindeki yorum farkının sonuçları arasında çok büyük bir çelişki ortaya çıkmaktadır: bir tarafta memuriyetten atılmak (E-g) diğer tarafta memuriyete (kademe ilerlemesinin durdurulması cezası alarak) devam etmek (D-f).
Adli aşamada mahkumiyet alındığı hallerde ise, bu iki disiplin cezası arasında göze çarpan ilk fark; doğrudan disiplin cezasıyla atılma hemen sonuç doğuracağı için disiplin cezasıyla memuriyetten atılmış olanın durumu adli yargı sürecinden etkilenmezken, önce kademe ilerlemesinin durdurulması cezası alıp adli süreç sonunda memuriyete engel bir hapis cezası alarak atılanların, uzun yıllar sürebilen ceza davaları nedeniyle uygulamada önemli bir zaman avantajına sahip olduklarıdır.
Ancak, adli aşamada mahkumiyet alındığı hallerde, aynı fiilin farklı disiplin cezası uygulamalarının sonuçları arasındaki asıl farklılık yeniden memuriyete atanabilmeye ilişkindir. Çünkü, kademe ilerlemesinin durdurulması cezası aldıktan sonra, devam eden ceza davasında 657 sayılı Kanunun 48/A-5maddesindeki memuriyete engel bir suçtan hüküm giydiği için aynı Kanunun 98/b maddesi uyarınca memuriyetine son verilen bir kimsenin, mahkûm olunan cezanın infazının tamamlandığı tarihten itibaren üç yıllık bir sürenin geçmiş olması halinde memnu hakların iadesi kararı alarak memuriyete dönüşün önündeki engeli kaldırması mümkündür.
Buna karşılık, Kanunun 125 inci maddenin birinci fıkrasının E alt başlığındaki ceza “Bir daha Devlet memurluğuna atanmamak üzere memurluktan çıkarmaktır”. Diğer deyişle, fiilin gerçekleşmediği gerekçesiyle verilen beraat kararları hariç, memur ceza davasında beraat etse de (delil yetersizliğinden verilen beraat kararları dahil) veya memuriyetin kaybına yol açmayacak bir mahkumiyet alsa da (Danıştay kararlarında ‘mahkumiyet hükmünün açıklanmasının geri bırakılması’ kararları da Devlet memuriyetine engel teşkil etmeyen hallerden sayılmıştır. ) bir daha memuriyete geri dönemeyecektir.
Bu nedenle, aynı fiilin disiplin cezalarının sonuçları arasındaki bu önemli farklılığın, Kanun koyucu tarafından sahtecilik fiiline ilişkin yapılacak bir yasal değişiklikle ortadan kaldırılması yararlı olacaktır. Bu değişiklikte kıstas olarak, herhangi bir menfaat temini veya zarar kastı halinde E-g bendinin, diğer hallerde D-f bendinin uygulanacağının öngörülmesi, fiilin yüz kızartıcılığı vasfına da açıklık getirecektir. Yapılacak bu yöndeki bir ayrım, Danıştay’ın 657 sayılı Kanunun 48/A-5 maddesinde sayılan yüz kızartıcı suçların para ve para ile ifade edilen değerlere ilişkin suçlar olduğu değerlendirmesine de uygun olacak ve yüz kızartıcı suç tanımını uygulamada netleştirecektir. Böylece yapılan disiplin soruşturmaları sonunda, örneğin; üniversiteye giriş sınavına hazırlanmak için kendisinden rapor talep eden öğrenciye hasta olmadığı halde hiçbir menfaat talep ve temin etmeksizin ‘istirahat raporu veren’ doktorun ya da kendisine verilen tebligat evrakını uzak olduğu için ya da o gün başka bir özel işi olduğu için adresine gitmeden ‘giderek tebliğ etmiş gibi tebligat evrakı düzenleyen’ yoklama memurunun fiilinin “gerçeğe aykırı rapor ve belge düzenlemek” (D-f bendi) kapsamında; diğer taraftan, para karşılığı rapor veren doktorun ya da tebligata gittiği adresteki şahıstan para alarak adreste bulunmadığına ve tebligat yapılamadığına dair belge düzenleyen ve sonunda verginin zamanaşımına uğramasına yol açan yoklama memurunun fiilinin “Memurluk sıfatı ile bağdaşmayacak nitelik ve derecede yüz kızartıcı ve utanç verici hareketlerde bulunmak” (E-g bendi) kapsamında değerlendirilmesinin açık ve kesin bir yasal zemini olacaktır.
2. İş Arkadaşları veya İş Sahiplerine Fiili Tecavüzde Bulunmanın Cezai Avantajı
Kanunun disiplin cezasını gerektiren fiil ve hallerin düzenlendiği 125 inci maddesinin birinci fıkrasının, kademe ilerlemesinin durdurulması cezasına ilişkin D-l bendindeki ‘hakarette bulunmak veya tehdit etmek’ fiili ile memuriyetten çıkarma cezasına ilişkin E-f bendindeki ‘fiili tecavüzde bulunmak’ fiilinin failleri arasındaki farkın makul bir açıklaması olduğunu söylemek zordur.
Söz konusu maddeler şu şekildedir:
Madde 125/D -“l) Amirine, maiyetindekilere, iş arkadaşları veya iş sahiplerine hakarette bulunmak veya bunları tehdit etmek,”
Madde 125/E- “f) Amirine ve maiyetindekilere fiili tecavüzde bulunmak,”
‘Amirine ve maiyetindekilere’ fiili tecavüzde bulunanlara Devlet memurluğundan çıkarma cezası uygulanırken, aynı davranışın ‘iş arkadaşlarına’ veya ‘iş sahiplerine’ karşı yapılması halinin maddede belirtilmemesi, duruma göre bir çelişki veya boşluk oluşturmaktadır. Konuya ilişkin bir Kararında Danıştay, 657 sayılı Kanunun 125 inci maddesinin dördüncü fıkrasındaki “Yukarıda sayılan ve disiplin cezası verilmesini gerektiren fiil ve hallere nitelik ve ağırlıkları itibariyle benzer eylemlerde bulunanlara da aynı neviden disiplin cezaları verilir” hükmünden hareketle, iş arkadaşına fiili saldırıda bulunan memurun fiilini de aynı maddenin E-f bendi kapsamında değerlendirerek, idarenin verdiği Devlet memurluğundan çıkarılma cezasını onamıştır.  Ancak bu Karar idarelerin, fiilin öznesinden hareketle zaten çoğu zaman yoruma açık olan hakaret hallerinde iş arkadaşlarına ve iş sahiplerine fiili saldırıda bulunan memurlara Madde 125/D-ı bendine göre daha düşük cezalar vermesini tam olarak engelleyici mahiyette değildir.
‘İş arkadaşları veya iş sahiplerine’ fiili saldırıda bulunan memura, Madde 125/E-f bendinde ‘iş arkadaşları’ ve ‘iş sahipleri’ sayılmadığı gerekçesiyle, aynı maddenin D-l bendine göre daha düşük (kademe ilerlemesinin durdurulması) ceza verdiğinde, memur memuriyette kaldığı için itiraz etmeyecek veya etse de içtihatlara göre itiraz halinde daha yüksek bir ceza uygulanamayacaktır. Böylece, iş arkadaşları veya iş sahiplerine fiili saldırıda bulunan memur, aynı fiili amirine veya mahiyetindekilere yaptığı için memuriyetten atılana göre haksız bir avantaj sağlamış olacaktır.
Bu nedenle Kanunun, benzer fiiller arasında haksız ve çelişkili uygulamalara yol açabilen ifade noksanının giderilmesi amacıyla Madde 125/E-f bendine de ‘iş arkadaşları’ ve ‘iş sahipleri’ ibarelerinin eklenmesi yerinde olacaktır.
3. Verilen Görev ve Emirleri Kasten Yapmamanın Sınırı
Kanunun 125 inci Maddesinin birinci fıkrasının (D) alt başlığındaki “n) Verilen görev ve emirleri kasten yapmamak” halinin sınırlarının çizilmesi zor olmakla birlikte, sınırsız bırakılmasının da doğru olmadığı kanaatindeyim.
Şöyle ki, görevi olan belgeleri günü gününe düzenlemeyen ve amirinin verdiği hukuka uygun emirleri defalarca yerine getirmeyen bir memur hakkında yapılması gereken disiplin işlemleriyle ilgili şu sorular akla gelmektedir:
a) Kaçıncı günden veya kaçıncı fiilinden sonra yukarıdaki hüküm uyarınca memur hakkında disiplin soruşturması açılmalı?
b) Bir süre sonra açılan disiplin soruşturmasında yapılmadığı anlaşılan birçok görev ve emir tek fiil mi sayılmalı, yoksa her biri için ya da bir gurubu için ayrı ceza mı istenmeli?
c) Yapılmayan birden fazla görev veya emrin aynı veya farklı türden olması verilecek ceza sayısını etkiler mi?
Bu soruların cevabını Kanunda bulmak mümkün değildir. Dolayısıyla, Kanunun bu hükmünün karşılaşılan duruma uyarlanmasında disiplin amirlerine ve soruşturmacılara yardımcı olabilecek yasal değişiklikler yapılması idarenin işini kolaylaştıracak ve ihtilafları azaltacaktır. Bu amaçla Kanunun 125 inci maddesine bir fıkra eklenerek, söz konusu maddenin D-n bendi hükmünün uygulanmasında, yazılı olarak uyarıldıktan sonra tekrarlanan hallerin ceza uygulamasında ayrı fiil sayılacağı belirtilebilir.

VIII- SONUÇ

657 sayılı Devlet Memurları Kanununun disiplin hükümlerinde, uygulamada karşılaşılan belirsizlikler ve farklılıklar dikkate alınarak etkinliği artırıcı bazı düzenlemeler yapılmasında yarar bulunmaktadır. Bu amaçla, önceki bölümlerde açıklandığı üzere Kanunda;
-Kovuşturma kelimelerinin de soruşturma olarak değiştirilmesi,
-Disiplin hükümlerinin yeni başlıklar altında yeniden düzenlenmesi ve disiplin soruşturması başlıklı bir madde eklenmesi,
-Fiilin alt disiplin amirlerince üst disiplin amirlerine süresi içinde bildirilmesi halinde sürecin zamanaşımı sorunu olmadan devamının sağlanması,
-Disiplin soruşturmasıyla aynı başlama ve karar sürelerine tabi olmak koşuluyla idareye disiplin soruşturması açmadan önce araştırma ve inceleme yaptırabilme imkanı getirilmesi,
-Denetim birimlerinden gelen disiplin soruşturması açılması taleplerinin disiplin amirleri bakımından bağlayıcı olması,
-Disiplin soruşturmalarının ‘esas itibariyle’ denetim elemanlarına yaptırılması, Devlet memuriyetinden çıkarılma cezasını gerektirecek ağırlıktaki fiillere ilişkin disiplin soruşturmalarının ise ‘mutlaka’ denetim elemanlarına yaptırılması,
-Sahtecilik fiillerinde ceza uygulamaları arasındaki farklılıkların ‘menfaat temini’ veya ‘zarar verilmesi’ kıstası getirilerek ortadan kaldırılması,
-Devlet memuriyetinden çıkarma cezasını gerektiren amirine ve maiyetindekilere fiili tecavüzde bulunmak bendine iş arkadaşları veya iş sahipleri ibarelerinin de eklenmesi,
-Verilen görev ve emirleri kasten yapmayanların yazılı olarak uyarılmasından sonra tekrarlanan hallerin ceza uygulamasında ayrı fiiller sayılacağının öngörülmesi,
yönünde düzenlemeler yapılması yararlı olacaktır.